14 Ekim 2010 Perşembe

gerçekten buralARDAmıyız????


Çoğunuz biliyorsunuzdur bu çocuğu ne kadar sevdiğimi. Oğlumun adı bile Arda olacaktır çok büyük ihtimalle. Sırf Arda'yı değil altyapıdan çıkan bütün çocukları, Sarbisini, Aydın'ını, Mehmet Güven'ini, Ferhat'tını çok seviyorum, başka takıma gidenleri hala takip ediyorum bir baba yüreğiyle. Onlar evden uçtu diye onları evlatlıktan reddetmem. Sanki hepsini ben kendi ellerimle yazdırdım Galatasaray'ın altyapısına, sanki ben büyüttüm onları. Çocukların arasında ayrım olmaz ama Arda çok başka. Onun ayrı bir yeri var kalbimde. Bu çocuk akıllı, komik. Öbürküler gibi Türkçe konuşurken zorlanmıyor, ifade sıkıntısı çekmiyor, söylemek istediklerini korkmadan söylüyor. Ama kimse bu çocuğun değerini bilmiyor. Şerefsiz basını ve rakip takımları (ki dünü olaydan sonra bütün rakip takımların taraftarları Arda'ya destek veriyor) geçtim, kendi taraftarı ve yönetimi de bu çocuğun değerini anlamıyor. Babalık yapması gereken yönetim, gerekli açıklamayı anca Arda yaptıktan sonra yapıyor, taraftar Arda ağladıktan sonra galeyana geliyor.

Bu şerefsiz basın kendi çıkarları uğruna yatak odasına bile girdiler çocuğun artık. Düşünsenize biri sizin kız arkadaşınızın, kardeşinizin, eşinizin fotoğrafını gazeteye basıp altına "Çok sevişmekten sakatlandı" yazabiliyor. İki sene önce televizyonlarda herkesi güldüren, zekasına hayran bırakan çocuk, artık televizyon karşısında ağlıyor. Arkasında durulmalı, destek verilmeli, gerekirse kapısının önünde yatılmalı bu çocuğun. Çünkü bu çocuk gerçek bizden olan, bizim öz kaynağımızdan olan Sabri'yle beraber tek çocuk. Bu çocuğun değerini bilin, çok sevin bu çocuğu. Çocuğu sahipsiz, ailesiz, arkadaşsız zannediyorlar. Çıkın kabuğunuzdan. Gösterin gücünüzü. Dediğiniz kadar güçlü müsünüz? Şimdi gösterme, şimdi UYANMA vaktidir.

3 Eylül 2010 Cuma

TT ARENA KOMBİNE BEDELLERİ



Alın size 1,5 Senelik satılacak kombine biletleri fiyatları. Satışa başlangıç tarihi yüksek ihtimalle 20 Eylül.

2 Eylül 2010 Perşembe

JOVANOVIC YALANI


30.08.2010 günü Galatasaray'ın resmi internet sitesinden yapılan açıklama :"
Zorunlu Açıklama

Bu akşam saatlerinde internet sitelerinde yer alan bazı haberlerde kulübümüzle kontrat imzalamak üzere İstanbul’a geldiği iddia edilen Branislav Jovanoviç’le bu sezonla ilgili olarak herhangi bir transfer görüşmemiz olmadığı gibi söz konusu futbolcuyla kontrat imzalayacağımız yönündeki haberler de gerçeği yansıtmamaktadır.
Spor kamuoyunun bilgisine sunulur.

Galatasaray Spor Kulübü"

Şimdi de 02.09.2010'da Adnan Polat'ın NTVSPOR'da yaptığı açıklama:

"
Biz Belgrad'a gittiğimizde, Prekazi bana bu oyuncunun kasedini verdi. Ben de bunu teknik heyete verdim izlediler. Rijkaard bana "Bu iyi bir futbolcu fakat, son 4 senede 30 maç oynamış, bunun nedenini bulmamız lazım. 24 yaşındaki iyi bir futbolcu ancak sezon başına 7-8 maç oynamış. Bu çok düşük bir rakam." dedi. Biz tabii transfer yoğunluğundan Prekazi'yi davet edemedik. Sonra telefonla konuştuk, İstanbul'a davet ettik. Bana Prekazi'nin söylediği "Jovanovic'in bonservisi elinde, menajeri de yanımda alıp getireyim".. Aldı, geldiler. Florya'da ağırladık, bana Prekazi'nin söylediği "Bu futbolcu çok iyi bir futbolcu, menajeri burada siz konuşun. Ben işin ekonomik taraflarına karışmam" şeklindeydi. İki tane menajeri vardı, onlara Rijkaard'ın sorduğu soruyu yönelttim. "Neden bu futbolcu 4 sezonda 30 maç yapmış". Onlar değişik açıklamalar yaptılar, kendi kulüpleri içindeki teknik heyetin, başkanların, değişik insanların politikaları yüzünden böyle olduğunu söylediler. Bu cevap bizi tatmin etmedi. Bu arada futbolcunun bonservisine 1 milyon dolar, kendisine de yıllık 500 bin dolar istediler. Biz de şöyle bir teklifte bulunduk "Biz futbolcunun 500 bin dolarını verelim, bunu sezon sonuna kadar 300 bin dolara kiralayalım, eğer beğenirsek seneye 1 milyon dolar verip satın alalım", yani onların 1 milyon dolar istedikleri oyuncunun bonservisine 1 milyon 300 bin dolar verelim dedik. Menajeri şöyle bir baktı ve "Kiralık olarak siz bize 500 bin euro verin, sezon sonu almaya kalkarsanız 1 milyon euro verin" bir anda teklif 1.5 milyon euroya çıktı. Biz de dedik "Peki biz bunu kime ödeyeceğiz", o da dedi "Bana ödeyeceksiniz", biz de dedik "Kusura bakmayın karşımızda bir kurum olmazsa böyle bir parayı ödeyemeyiz. Ayrıca 1 milyon dolardan 1 milyon euroya nasıl çıkartıyorsunuz bu teklifi?" dedik. "Siz kiralamak istiyorsunuz" dedi. "Peki" dedik, ve onları oteline geri gönderdik. Prekazi'nin kırgın olması için bir neden göremiyorum çünkü, Prekazi işin ekonomik tarafına karışmadı, böyle bir yaklaşımdan sonra da bizim o futbolcuyu almamız söz konusu değildi
"

Sadece 2 gün olmuş. Hakkaten bravo.

31 Ağustos 2010 Salı

ZVJEZDAN MISIMOVIC


En sonunda yazarları ikiledik. İşte eski gazeteci, Türkiye'nin ilk bahis yazarı ve daha önemlisi çocukluk arkadaşım Selim Suner'in ilk yazısı:

Almanya'nın Münih kentinde doğan, ailesinin kökeni Bosna Hersek'in Sırp ağırlıklı bölgesi (aynı zamanda Sırp Cumhuriyeti sınırları içindeki...) Bosanska Gradiska olan bu futbolcunun eşi ise Makedon (Skoplje'li). Tanıdık bir isim Elvir Baljic tarafından Bosna Hersek futbolu için ne kadar önemli olduğu, vakti zamanında "Misimovic, Susic kadar kaliteli" cümlesiyle özetlendi. Bilmeyenler için hatırlatalım, Safet Susic, ülke tarihinin en önemli 2. futbolcusudur (Asim Ferhatovic'ten sonra) ve Bosna'da efsanedir. Ne kadar kilit bir oyuncu olduğuyla ilgili bir başka demeç de milli takımdaki eski hocası Miroslav Blazevic'ten gelmişti: "Misimovic, takım için benden daha önemli." Blazevic bu demeci, Misimovic'le yaşadığı polemiklerin ardından istifa ederken vermişti. Gerçi istifa kararının ana sebebi Misimovic değildi ancak aralarında yaşanan gerginliğin sebebine değinmekte de fayda var. Bosna Hersek, Türkiye'yi geçip dünya kupası'na katılmak için barajda Portekiz'le eşleşmişti. İlk maçta Misimovic, standartın çok altında performans gösterince Blazevic, kendisini Bosnalı Sırplar'ın tehditleri yüzünden (ki bizzat Sırp Cumhuriyeti'nin lideri Milorad Dodik'in Misimovic'i aradığını ve tehdit ettiğini söylemişti) takımı sabote etmekle suçlamıştı. Bu suçlamaya sert tepki gösteren Misimovic ikinci karşılaşmada da sakatlığını gerekçe göstererek oynamamıştı. Misimovic'in, Sırplar'ın baskısı altında olduğu ve hatta Sırbistan milli takımı'nda oynamadığı için de tehditler aldığı bölge medyasında sık sık yazılıp çizildi. Sırp-Boşnak polemiklerinden her fırsatta kaçınmaya özen gösteren Zvjezdan milli takım tercihi ve sonrası ile ilgili hemen her röportajda şu benzer cümleleri kurdu: "Bosna Hersek milli takımı'nı seçtiğim için kesinlikle pişman değilim. Sırbistan-Karadağ genç milli takımı'nın formasını giymiştim. ancak Bayern Münih'teyken Hasan salihamidzic bana geldi ve bosna için oynamak isteyip istemediğimi sordu. Görüştük ve bana gösterilen yaklaşımdan çok memnun kaldım. O gün verdiğim kararın da hala arkasındayım."

Hayatı boyunca seyrettiği en iyi futbolcunun Zinedine Zidane olduğunu belirten Misimovic'in liderlikle ilgili görüşleri de (bu kısım galatasaray'daki takım içi dengeler düşünüldüğünde önemli) şöyle: "oynadığım mevkii itibariyle illa ki oyun içinde liderlik yapmam gerekiyor. ancak futbol harici herhangi bir önder olmakta gözüm yok. Kimin 'büyük adam' olduğu da umrumda değil. Önemli olan oyunun lideri olmak ve takımı galibiyete taşımak." Enteresan bir transfer Zvjezdan Misimovic... Kariyerinin parlak günlerinde, bir transfer döneminin son gününde Galatasaray'a geldi. Balkan kökenli, Almanya eğitimli. Galatasaray'daki geleneksel yabancı düşmanlığından nasibini almaz, kendisi de fark yaratma konusunda istekli olursa hasta adamın ayağa kalkmasına yardımcı olabilir. Borges'in blogunda yazdığı bir yoruma da tamamen katılıyorum: "Yanındaki futbolcuların oyununu da güzelleştirecek bir adam Misimovic. Yine de klasik on numara özellikleri gösteren Misimovic'in etkili olabilmesi için defansın önünde oynayan ikilinin iyi performans göstermeleri şart. Bunun için de çok beğendiğim Lorik Cana'nın formunu bulması gerekiyor öncelikle. Ve bir kötü haber: Cana formunu bulsa bile, yanında yine Sarp-Ayhan-Barış üçlüsünden biri illa forma giyecek."

20 Ağustos 2010 Cuma

OLMUYOR İSTESEM DE

Kafamda binbir soru. Hatayı arıyorum, bir sürü. Çözüm veya çözüm yaratacak insan arıyorum, şu an itibariyle sıfır. Ne olacak, işler nasıl düzelecek bilemiyorum. Yönetimi düşünüyorum, başım ağrıyor; Futbolcuları düşünüyorum, kalbim ağrıyor. Teknik kadro'nun da suçu en az onlar kadar. Bölge bölge, isim isim bakıyorum heryerde çatlaklar var :
• Aklım ermiyor Galatasaray'ın kalesinin Aykut'a teslim edildiğine. Yan topları zayıf, zamanlaması zayıf, arkadaşlarıyla iletişimi zayıf. Kendine güvenmiyor, arkadaşları ona güvenmiyor. Artık her geçen gün daha kötüye gidiyor, yazık oluyor hem Galatasaray'a, hem Aykut'a. Aykut 3 sene öncesinde yaptığı kaleciliğin yarısını yapamıyor. Zaman geçiyor ve yine bir sezon daha kayıp olmaya doğru gidiyor.
• Galatasaray'ın bekleri geliyor aklıma, iyice sıkıntı basıyor. Düşünüyorum, Sebastian Perez'den sonra bu takıma bek gelmemiş. Geçen sezon takımın bünyesinde 3 sol bek (Hakan Balta, Volkan, Alpaslan) varken sezon başında ikisi kovulmuş, Hakan Balta yedeksiz kalmış ve o günden sonra formu tepe taklak düşmüş. Geçtiğimiz sezon sol bekte zorluklar çekilmiş, defansif bilgisi sıfır olmasına rağmen Caner, o bölgede oynatılmış ve normal olarak iyi performans sergileyememiş. Peki hatalardan ders alınmış mı? Tabii ki hayır, mümkün mü Galatasaray'da hatalardan ders çıkarmak!!! Bu sene başında Sabri'nin tek yedeği Uğur Uçar gönderilip, defansın sağı bek bilgisi sıfır olan Ali Turan'a bırakılmış. Peki transferden önce planlama yapılmış mı? Tabikii hayır. Defansif oynayan Anadolu takımlarının beklerinin, ofansif takımlarda oynayamayacağını bilen bir yönetim var mı? Tabii ki hayır. O takımlarda oynayan bekler, hücuma katılmaz; hatta önlerindeki kanat oyuncusu, yardımcı bek olarak oynar. Yani bu gibi takımlarda bekler, bek gibi değil, sağ veya sol stoper gibi oynarlar. Ama bunu görebilecek vizyon sahibi biri Galatasaray bünyesinde var mı? Tabii ki yok.
Hakan Balta aklıma geliyor, ateşim çıkıyor. Bu kadar vurdum duymaz, laubali nasıl oynanır aklım hayalim almıyor. Ne savaşıyor, ne koşuyor. Ne stoperine, ne orta sahasına yardım ediyor. OFK deplasmanında maçı satıyordu, Aykut kurtardı; Sivas deplasmanında Ceyhun'a verdiği ara paslarla Sivas'ı 3 kere kontra atağa kaldırdı, 2'si golle sonuçlandı; Karpaty maçında arkasında adamı görmedi, topu bıraktı gol yendi. Servet'e, Barış'a, Mustafa Sarp'a iyi oynayamıyorlar diye kızıyoruz ama ellerinden geleni yaptıklarını inkar edebilir miyiz? Ama Hakan Balta'nın ki böyle değil. Elinden geleni yapmıyor, takımı baltalıyor. 80'inci dakikada hafif darbe aldı, yattı yere. Ayhan zorla kaldırdı. Ayhan bıraksa sağlık ekibi içeri girecek, Galatasaray tam bastırırken maç duracak. Ayhan'a kızıp zorla kalkmasına rağmen 5 saniye sonra topla rahat rahat oynadı. Belki komplo teorisi ama bu adamda bir iş var. Ben soyunma odasında Jardel yerine arkadaşlarını oynatmak için teknik direktör tehdit eden oyuncular gördüm, takım içinde küçükleri dövenleri gördüm ama gerçekten bu Hakan Balta'nın başka bir olayı var.
• Orta sahaya bakarsak, Fleurquin ve Suat Kaya'nın oynadığı 2002-03 sezonunda beri Galatasaray'da orta saha sıkıntısı var. Kimler geldi, kimler geçti. Her sezonunun beşinci maçından sonra bu takıma orta saha lazım denildi ama alınan adamlar İnamoto'yu, Volkan Arslan'ı, Mustafa Sarp'ı geçemedi. Her sene o bölgede Galatasaray açık verdi. 7 senedir alınan tek iyi oyuncu Linderoth'un futbol hayatı bitti. Sene 2010, hala Galatasaray'ın o bölgesine adam alınamadı. Alan kapama ve topsuz oyun bilgisi minimum düzeyde olan Mustafa Sarp ve Ayhan'a, Rijkaard iki senedir hiçbir şey öğretemedi. Bu iki oyuncu top rakipteyken defansın göbeğine gömülüyorlar, top Galatasaray'dayken forvetin içine gömülüyorlar. İki durumda da kendilerini tutan adamları yanlarında taşıyarak pozisyon bulunması gereken yerleri kalabalık hale getirdiler. Durum bu haldeyken yönetim hala Julio Baptista ve Misimovic'in peşinde koşup, enerjisini yanlış yerlerde harcıyor. Hala 1980 futbol yapısındaki 10 numarayı getirip taraftarı mutlu etmeye çalışıyor.
• Teknik yönetim tarafına gelirsek, hala çok büyük destekçisi olmama rağmen Frank Rijkaard ve Johan Neeskens ikilisi bu takıma ne verdi diye düşünüyorum. Hangi oyuncuya birşey kattılar, hangi altyapı oyuncusu kendini gösterebildi? Niye Musa ve Mehmet Batdal'ı oynatamadılar? Nasıl olur da Hollanda ve İspanya'da ki insan yönetme sistemiyle burada da başarılı olabileceklerine inandılar, nasıl olur da kimse bu ikiliyi uyarmadı? Sen Türk futbolcusunu profesyonel zannedip, 2 ay tatil verirsen ve bu 2 ayda program vermeden kendilerinin çalışmalarını beklersen, işte bu kadar fizik kapasitesi düşük bir takım olur sahada. Ama tabii bu eldeki malzemeye öğretse ne olurdu diye sorsanız, "ligi beşinci değil de iyi ihtimalle ikinci bitirirler" derim.

Her sabah çok severek dinlediğim sevgili Mehmet Ayan'ın programında, Emre Altuğ'un şarkısı, Galatasaray ve Rijkaard için çalındı. Sözlere bakınca bu şarkı, herşeyin çok güzel bir özeti esasında.

"Geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine
Sanırım şehir uzakta kalıyor
Ellerimi uzatsam tutmak isterim günü
Ama güneş her gece tepemde doğuyor

Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor, beklesem de
Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor"

Şarkıda dendiği gibi, ne kadar istesem de olmuyor. Rijkaard'ın bu sistemiyle olmuyor. Ama benim isteğim Rijkaard'ın gitmesi değil, yönetimin gitmesi. Spor gazetelerinin ve yönetimin ayak oyunlarıyla Rijkaard'ın gitmesini isteyen zihniyete karşıyım. Haziran ayında bütçe yapıp temmuz ve ağustosta transfer harekatlarına, teknik direktörün değil taraftarın gazını alma adına yapılan karşıyım. Ama karşı olmaz neye yarar ki? Artık çark dönmeye başladı. Maç öncesi Rijkaard tezahüratları başladığında bir anda son ses müziğin açılması, basın toplantısındaki çeviri krizleri, futbolcular arasında konuşulmaya başlayan "imparator" sesleri, teknik kadronun istediği transferlerin yapılmaması, hala 10 numara peşinde koşulması. Bunların hepsi yönetimin köylü kurnazı bezdirme politikalarının ve ne istediklerinin kanıtı. Esasında başka birşey istiyorlar da Galatasaray terbiyesi çerçevesinde bunu dile getiremiyorum.

Son söz olarak, eminim ki bir iki maç daha kaybedilince bazı Türk oyuncular, belki yönetimin icazetiyle, belki de kendi insiyatifleriyle, Hakan Balta'nın yaptığını yapıp kötü performans sergilemeye başlayacaklar. Başlayacaklar ki Rijkaard gitsin, 2000'in imparatoru gelsin. Bu bir komplo teorisi değldir, bunun örneklerini Galatasaray'da, Fenerbahçe'de, Beşiktaş'ta hatta milli takımda bile gördük. Ve eğer böyle birşey olursa (tek başıma kalsam bile) bu ihaneti protesto edeceğime, bütün tepkimi sahada ve saha dışında futbolculara göstereceğime yemin ederim. Çünkü benim için başarılar gelir geçer, önemli olan asalettir. Bu asaleti bitirmeye çalışanların Galatasaray'da yeri yoktur ve olmamalıdır.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

ÇANA ÇIKMAZI

Ülkemizde benim gibi menajerlik oyunu hastalarının deyimiyle DMC yani defansif orta sahalar, takımlarının can damarı olmasına rağmen sevilmezler. Çünkü bizim ülkemizde, futbol kültürü olmadığı, hatta çoğunluğun futbolu sevmemesinden dolayı maçlarda sadece topun olduğu yere bakılır. Tek pas yapan İliç gibi adamları, topsuz oyunda dünyada ilk 10'a koyacağınız Linderoth gibi oyuncuları sevilmez, emeklerine saygı gösterilmez.. Ülkemizde sirk maymunları sevilir, maçlarda rakip uzaktayken topu sektiren Lincoln gibiler veya Kader Keita gibi takım oyunu yerine 5 kişinin arasına girenler sevilir, onların adına şarkılar söylenir. Bunun sebebi çok temeldedir, tamamen altyapı eksikliğidir. Türkiye'de ekonomik ve politik sebeplerden ve vizyonsuzluktan dolayı spor altyapısı gibi birşeyden bahsedmeyiz. Mahallelerimizde futbol sahaları gibi birşey olmadığından çoğumuz futbolu arabalar arasında ara sokaklarda öğrendik. Dar ve kısa sokaklarda öğrenilen futbol sonucu, Türkiye'de futbol oynamış insanların biraz kabiliyetlisi 10 numara, daha az kabiliyetlisi defansın göbeği, en kabiliyetsizi de kaleci olur. Kimse hayatında ne bek, ne kanat, ne de gerçek anlamda orta saha oynamıştır. Bu yüzden ülkemizde çok az kişi topsuz oyunu, kademe anlayışını bilir.
Buna bağlı olarak ülkemizde, benim çok güvenmemin aksine Lorik Çana sevilmez, sevilmeyecektir de. Marsilya'da, Sunderland'de kaptanlık yapmış, Arsenal'in yıllarca peşinde koştuğu insan, sene sonunda teneke bağlanıp yollanacaktır. Lorik Çana'nın performansını nasıl yükseltebiliriz diye kimse düşünmez. Kimse düşünmez Sergio Busquets'in nasıl olur da Yaya Toure'yi kestiğini. Beşiktaş'tan kovulan Edouard Cissé'nin Marsilya'da ki ilk sezonunda şampiyon olmasını kimse aklının ucuna bile getirmez. Kendi takımlarınının en önemli bölgesinde görev alan Michael Carrick, Alexander Song, Flamini gibi oyuncular Türkiye'ye gelse onuncu hafta haklarında söylenmeyecek söz kalmaz. Esasında insanlar haklı da olabilir. Çünkü ülke kültürümüz böyle bizim. Yönetimler Carrick'i alıp yanına Mustafa Sarp'ı, Selçuk'u, Uğur İnceman'ı koyar ama suç Carrick'de olur. Kimse gerçek suçlunun, yapılan transferin performansını arttıracak birşey yapmayan veya takım kurgusunu düşünmeden transfer yapan yönetimler olduğunu düşünmez.
Bu bağlamda Lorik Çana Galatasaray'ın Sergio Busquets'idir. Yanına koyucak kendi Xavi ve İniesta'sını bulamazsan, Çana transferinin bir anlamı kalmaz. Boşuna Çana'yı da zor duruma sokarsın. Boş yere tepkiler yükselir, tepkiler yükseldikçe görevi olmayan işleri yapmaya kalkar ve bunun sonucunda hatalar yapmaya başlar. Ve bir Türkiye'de çevrilen bir DMC filminin daha sonu mutlu bitmez.

17 Ağustos 2010 Salı

ZİHİNSEL PROBLEMLER

Sene 2008. Tarih 27 Ekim Galatasaray, Eskişehir deplasmanında. Dakika 65, Galatasaray 2-1 önde. Bu dakikaya kadar Galatasaray gerçekten iyi oynuyor. Eskişehir'li oyuncunun attığı şut Ümit Karan'a çarpıp gol oluyor ve ortalık yangın yerine dönüyor. Ümit Karan hem kendine, hem hakeme, hem de takım arkadaşlarına YALAN söyleyerek, topun kendisine çarpmadığını, kendi takım arkadaşlarına inandırıyor. Takım 5 dakika hakemle kavga ediyor ve tamamen kendi sinirlerini bozuyor. O dakikaya kadar çok iyi oynadığı maçı, o dakikadan sonra asabiyetten 2 pas yapamadan 4-2 kaybediyor.
Sene 2010. Tarih 14 Ağustos. Galatasaray, Sivas deplasmanında. Dakika 42, Galatasaray 1-0 önde. Bu dakikaya kadar Galatasaray gerçekten iyi oynuyor. Sivasspor kimine göre faul kimine göre değil bir pozisyon kazanıyor. Tüm futbolcular, yedekler, teknik kadro ayakta, ortalık yangın yeri. Zaten duran toplarda konsantrasyon kaybı yaşayan takım, maçın en dikkatli olunması gereken, adrelanin ve yorgunluğun arttığı devre sonunda maçtan iyice kopuyor ve gol geliyor. Bundan iki dakika sonra Galatasaray'ın penaltısı da verilmeyince takımda sakinliğe dair hiçbirşey kalmıyor. O dakikaya kadar çok iyi oynadığı maçı, o dakikadan sonra asabiyetten 2 pas yapamadan 2-1 kaybediyor.
Yukarıda gördğünüz iki maç neredeyse copy-paste yapılmış kadar birbirine benzer. Sadece aktörleri değiştirin konu aynı. Son 3 sezonda, bu tarz sinir yüzünden kaybedilmiş 15'e yakın maç gösterebilirim size. Galatasaray'ın kronikleşmiş kalecisizlik, orta sahasızlık gibi hastalıklarına artık asabiyeti de ekleyebiliriz.

Galatasaray takımının çok ciddi tedaviye ihtiyacı var. Asabiyetten ve konsantrasyon kaybından kaybedilen maç sayısını çıkarsak, son 3 sezonda Galatasaray'ın kazandığı maç sayısıyla eşit olduğunu görürüz. Galatasaray takımı ve forması 10 sene önce karşı takımlara korku salarken; karşı takım oyuncuları ezilmişlikten, haksızlıktan bahsederken, şimdi işler tam tersine döndü. Artık Galatasaray'lı oyuncular haksızlıktan yakınıyor. Artık Galatasaray camiası sürekli gergin. Futbolcular sahada hakkının yenildiği, herkesin onlara karşı oyun oynadığını zannediyor. Yöneticiler deseniz ayrı havada, "Galatasaray Türkiye'dir" diye içi boş gündem değiştirmek amaçlı laflar çıkartıyor. Taraftar camianın en gergin kısmı, 10'uncu dakikada (çok kızmama rağmen) futbolcusunu yuhlamaya başlıyor. Yani bütün camia sinirli ve gergin. Çünkü camiada kimsenin ne kendine ne de takıma inancı kalmış durumda.
2003'te Özhan Canaydın başkanlığıyla tüm kimliğini kaybedip küçülmeye giden, artık kimselere korku salmayan, Adnan Polat başkanlığında deplasmanlarda "oleey" çekilen bir takım olan Galatasaray'ın bu psikolojik sorunun iki büyük dezavantajı var:
• Birincisi yukarıda da belirttiğim gibi zaten çok başarılı olmayan, işine zor konsantre olan takım, ufak bir hakem hatasında bile bütün konsantrasyonunu kaybedip, ipleri rakibine verecek kadar sinirlenmesi. 2000'den beri kaybedilen bütün Fenerbahçe maçlarını bu soruna bağlayabiliriz. Çünkü Galatasaray'lı futbolcular sinir harbini kaldıramıyor. Yani Galatasaray'ı sinirlendirebilen her takım Galatasaray'a karşı üstünlük sağlıyor.
• İkinci büyük dezavantajı ise, deplasmanlarda hoşgörüyle karşılanan Galatasaray'ın yerine, eskinin Fenerbahçe'si gibi düşmanca karşılanan bir Galatasaray olması. Ümit Karan, Barış, Lincoln gibi üçkağıtçı oyuncular ve Sabri, Mustafa Sarp, Arda, Ayhan, Baros gibi hakemle oynamayı seven oyuncular deplasman taraftarının tepkisini çekiyor. Üstüne Galatasaray taraftarı da Ali Sami Yen'e gelen bir avuç deplasman taraftarına küfürlü tezahürat yapınca, karşı takımlar iyice bileniyor. Kar topu olarak başlayan bu tepki, artık çığa dönüşmekte. İşin kötüsü birileri bu işe dur demezse, Galatasaray yakın zamanda "Türkiye'nin en sevilmeyen takımı" ünvanını ezeli rakibinden alacak. Ve yıllardır uğraşılan Eski Fenerbahçe'ye benzemeye yolundaki son halka da tamamlanacak.

Yeni yapılanma sonrası şirketin başına bilgili, dolu bir insan geleceğini umut ederken, klübe CEO olarak Adnan Sezgin getirilince, bu işin bu yönetimle düzelmeyeceğine emin oldum. Çünkü takım içinde binbir sorun varken, yönetim Tarkan veya Serdar Ortaç'tan daha fazla kameralara konuşmasına rağmen sorunların hiçbirini dile getirmiyor. Bunun iki sebebi olabilir ya sorunlara çözümleri yoktur ya da daha kötüsü sorun olduğuna inanmıyorlardır.
Hepimizin bu hayatta problemleri var. Sorun problemlerimizi kabul edip onlarla savaşmakta ya da problemleri kabul etmemekte. Problemlerle savaşta en büyük yardım aileden ve yakın çevreden gelir. Psikolojik yardım gerekiyorsa, bu aile zoruyla, çevre baskısıyla olur. Çevre baskısı yapacak akil bir basın gürühu olmadığını hesaplarsak, kalıyor bir tek aile. Biz kendi konumuzda aileyi yönetim olarak görürsek zaten işimiz Allah'a kalmış demektir. Belki ben dahil bütün Galatasaray camiasının psikolojik tedaviye, üstündeki ölü toprağını atmaya ihtiyacı var. Bu yüzden Ali Dürüst başta olmak üzere, seçim önceleri veya sadece senede bir önemli oylamalarda televizyonlara çıkıp yorum yapan Galatasaray büyüklerinin artık elini taşın altına koyma vakti gelmiştir. Artık son 10 yılda, son 2 başkan yüzünden kaybolan sevgi ve saygı ortamını geri getirecek beyaz atlı bir başkana ihtiyacımız var. Çünkü eğer bu problemler çok acil şekilde çözülmezse korkarım bugünleri özler duruma gelebiliriz.