23 Ağustos 2009 Pazar

Galatasaray - Kayserispor : 4-1

Genellikle çoğu insan pazar gününden nefret eder, çünkü herkes bir sonraki sabah işe veya okula gideceğinin farkındadır. Hava ne kadar güzel olursa olsun, gününüz ne kadar güzel geçerse geçsin bir sonraki günün kasveti, tatil gününüzü zehir eder. İşte böyle pazarlar günlerinde gönül verdikleri takımlar, imdadına yetişir taraftarının. Çünkü ne olursa olsun maç öncesi ve sonrasıyla insan gerçek hayattan 4 saat istifa eder. Tek düşüncesi takımını desteklemek ve eğlenmek olur. Benim içinde durum aynen böyledir. Bu yüzden güzel olur pazar günü maçları.

Galatasaray'ın üst üste aldığı farklı galibiyetlerin mutluluğu, tüm taraftarlarını sarmıştı. Ama basın için bu yetersizdi bir türlü. Galatasaray 34*3=102 puan ve Uefa Kupasını almadan kimse mutlu olmayacaktı. Her galibiyetten sonra "Galatasaray iyi oynadı ama ...." başlayan saçma yorumlar vardı. Son iki maçtır olan yorumsa "Kendi gücüne göre rakiple oynamadı" oldu. Sanki Barcelona ve Manchester United her hafta kendi güçlerindeki rakiplerle oynuyordu. Yorumcuların beklentisi Türkiye liginin iyi defans yapan ekiplerinden Kayserispor'un Galatasaray'a kafa tutmasıydı. Ama beklenen yine olmadı. Galatasaray yine açık farkla maçı kazandı. Maçtan sonra ama yorumlar yine aynı oldu "Galatasaray kazandı ama ...". Çok büyük bir tezat vardı olayda. Galatasaray farklı yenince rakip kötü oluyor, Galatasaray berabere kalsa veya 1 farklı yense "gördünüzmü biz demiştik, Rijkaard o kadarda iyi hoca değil" olacak. Yani Galatasaray 5-0 yensede, 1-0 yensede kötü oluyor. Benim üzüldüğüm iki konu var bunun hakkında. Birincisi bu yorumları kaale alan taraftarlar var hakkaten. İkincisi ise daha özel. O kadar üniversiteler okuduk, yabancı diller öğrendik, kendimizi geliştirdik ama bu oturdukları yerden saçma yorumlar yapıp para kazananların 10'da 1'i para kazanamıyoruz.

Maça gelirsek ben önce "çok zayıf" denilen Kayserispor'dan başlamak istiyorum. Öncelikle Mehmet Topuz'dan kurtulmaları çok hayırlı olmuş. Çünkü geçen seneki, isteksiz hallerinden kurtulup bir takım olmuşlar. Çok kuvvetli, sert ve güzel bir oyun oynuyorlar bence. Cangele, Makukula çok değerli futbolcular. Ben ilk defa Servet ve Gökhan'ın bir insan karşısında güçsüz kaldıklarını gördüm. Hem topu, hem defans oyuncularını sırtına alıp götürebilecek bir futbolcu. İlerleyen maçlarda göreceksinizki Makukula çok gol atacak ve Kayserispor ligin sonunda ilk 7 sıra içinde yer alacak.
Dönelim Galatasaray'a. Taktik, teknik konuşmak benim işim değil, ne bir antrenörlük kursuna gittim, ne de bir takımla profesyonel idmana çıktım. O yüzden maça gitmiş bir insan olarak maçtan aklımda kalanları yazmak istiyorum.

  • Leo Franco bana güven bir türlü veremiyor. Yan toplarda çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Ama tabi defansını tanıması için biraz zamana ihtiyacı var. Çünkü daha kimse kabul etmesede üçüncü haftadayız.
  • Dün ilk defa tribünlerden Sabri'ye uğultu çıkmadı. Sabri elinden gelenin her zaman en iyisini yapmaya çalışıyor, bazı maçlarda tutuyor, bazı maçlarda tutmuyor. Yani iki maç sonra dünyanın en kötü oyununu sergileyebilir, ondan 3 gün sonra muhteşem oynayabilir. Çünkü Sabri sağ bek değil. Ama amaç eleştirmek ve suçlu aramak olduğu için kimse bunu düşünmeyecek ve Sabri'ye küfretmeye devam edecektir.
  • Galatasaray taraftarı için ayrıdır altyapıdan çıkan futbolcular. Bırakın Arda'yı, Aydın, Sabri hatta Mehmet Güven'i bile çoğu kişi küçük kardeşi gibi görür. Onlara tekme geldiğinde küfür etmez, korkan gözlerle onlara bakar iyilermi diye. Aydın yıllardır herkes tarafından çok sevildi, çok güvenildi. Bu sene ona iki hocası çok güveniyor. Maçlardan sonra onu motive eden sözler sarfediyorlar. Ama bence Aydın hala oynaması gerektiğinin 5'te 1'i oynamıyor. Her an topu kaybecek gibi savsak koşuyor, pasları yerini bulmuyor. Ayrıca eski hızında da değil. Ayrıca bazen rakibine kasti kırmızı kartlık faullerde yapıyor. Kendisinin taraftar nezdinde kredisi çok fazla ama bilmelidir ki Türk taraftarlar çok tutarsızdır. Bu ülkede Hasan Şaş'a laptop fırlatıldıysa, Bülent Korkmaz'a küfür edildiyse, Rüştü Reçber arabada dövüldüyse daha belli bir başarısı olmayan genç futbolcular çok çabuk bu büyülü sahneden kaybolabilirler.
  • Herkes Mustafa Sarp'ı maçın yıldızı göstersede bence maçın yıldızı Arda Turan'dı. Yorgunluğuna rağmen inanılmaz ara pasları, takım üstündeki ağırlığı, savaşçılığı ve asist krallığıyla her maça damgasını vuruyor. Eskisi gibi tek kanatta oynamıyor, eskisi gibi çok top tutmuyor. Takım içindede saygı ve sevgi gördüğü belli. Böyle devam ederse Arda'nın Galatasaray'daki kaptanlık süresi çok uzun sürmeyecek gibi. İnşallah hak ettiği büyük klüplerde kendisini görürüz ve inşallah bu klüp Liverpool olur.
  • Mustafa Sarp'a gerçekten çok üzülüyorum. Bu kadar verimli, bu kadar özveriyle oynayan bir futbolcunun 28 yaşında büyük takıma gelmesi çok yazık. Ama yinede böyle devam ederse en aşağı 4 5 sene kendisini alkışlamaya devam edeceğiz. Tek sorunu Mehmet Topal, Linderoth ve Ayhan'ın önüne geçemeyip yedek kalırsa, kendisini formda tutabilecek mi? Bu konuda sanırım en iyi yardımı, Türk futbol tarhinin bu konudaki tek uzmanı Emre Aşık'tan alabilir.
  • Milan Baros için bütün gazeteler, yorumcular "süper oynadı" yazıyor. Bence de çok güzel oynadı, inanılmaz alan boşalttı, dövüştü, defansı hırpaladı, inanılmaz koşular yaptı. Bir forvet oyuncusunun nasıl çalışkan olması gerektiği gösterdi. Ama golleri atmayıp yine aynı mücadelede oynasaydı, kimse Baros'u beğenmezdi. Allahtan Türkiye'de hala futbolu bilen insanlar varda, Baros'a hakkı teslim ediliyor.
  • Maçı izlemediyseniz bile Elano'nun golünü ama esas golden sonraki sevinci bulup izleyin. Görüntünün insanı ne kadar mutlu ettiğine inanamayacaksınız.

Yine güzel bir skorla mutlu bir şekilde bitirdik haftasonu. Son söz olarak Keita'ya defansa yaptığı inanılmaz yardımlar için, Elano'ya attığı inanılmaz gol için, Uğur'a bizi gururlandırmaya devam ettiği için canı gönülden teşekkür eder, ABD'de olup, uzaklığa, saat farkına rağmen içinde Galatasaray sevgisini yaşatan, maçları takip eden, bu klübe katkıda bulunmya çalışan herkese selamlar ederim.

21 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray - Levadia Talinn : 5-0

Ne yalan söyleyeyim, ben bu maçın bu kadar rahat geçeceğini beklemiyordum. Milli takımımızın Estonya beraberliği, Estonya milli takımının Brezilya karşısındaki sert ve sağlam oyunu, Levadia takımının kendi liginde 20'ye yakın maç yapmış olması ve kuzey takımlarının Türk futboluna ters gelmesi beni korkutan sebeplerdi. Ama tüm korkularım 10'uncu dakikada geçti. Çünkü karşımızdaki Tallinn kentinin temsilcisi, beklediğimden çok daha kötü durumdaydı. Ne pres güçleri vardı, ne de hızlı adamları. Hele ki bir pozisyonda Gökhan Zan'ın depar atarak Tallinn'li forvet oyuncusu sollayınca içim iyice rahatladı. Gökhan Zan demişken, rakip ne kadar kötü olursa olsun, dün bana kalırsa başarılı bir maç çıkardı. Defans bloğu ve önündeki ikili artık birbirlerine iyice alışmaya başladı, bir tek Sabri'ye alışmakta biraz zorlanabilirler tabii.
Maçın adamı Abdel Kader Keita'ydı bana kalırsa. Attığı goller yüzünden demiyorum, çünkü attığı gollere bakınca birincisi rakibine çarparak girdi, ikincisi ise futbol ansiklopedisine yeni bir giriş gibiydi sanki. Hayatımda ilk defa bir çift vuruşta rakibe ve topa koşmayan bir defans gördüm. Keita'yı maçın yıldızı yapan esas etken attığı çalımlar kadar, defansa yardımlarıydı. Sabri'nin kulvarlarından yaptığı yardımlar harici, kullanılan bir korner sonrası Keita'nın sol beke kadar koşup top kapması, Keita'nın artık bu takıma alıştığının ve bu takımı benimsediğinin kanıtıydı. Hayatında ilk defa böylesine bir tribün desteği gören Keita'nın şovlarına daha yeni başladığını söylebiliriz.Takımdaki arkadaşlığı ve birbirlerine bağlılığı gösteren çok güzel resimler vardı dün akşam. Kaptanlığın yaşta değil başta olduğunu ispat eden Arda Turan'ın serbest vuruşlarda Elano'yu çağırması, penaltı olunca Keita'nın hemen tüm arkadaşlarına Baros'u göstermesi, Mehmet Topal'la Mustafa Sarp değişirlerken içten bir şekilde sarılmaları, Uğur Uçar'ın Elano'ya yumruk şovu öğretmeye çalışması, yerini bulmayan paslar sonrası pas atılan oyuncunun başarısız olan arkadaşını alkışlaması futbol adına yüzümüze gülümseme getiren hareketlerdi. Galatasaray'lı taraftarlara birkaç kelime etmem gerekiyor. İlk yarı muhteşem oynayan bir Keita vardı sahada, ona rağmen hakemin ilk yarıyı bitiren düdüğüyle tüm tribünler "Milan Baros" diye inledi. Gol atmamasına rağmen, çok güzel koşular yapan, alan boşaltan, ama morali bozulan oyuncusuna sahip çıkan tüm Galatasaray'lı taraftarlara teşekkür ediyorum. Ayrıca taraftarlar adına aklımda kalan komik birşeyi maçta olmayanlarla paylaşmak istiyorum. Maçın 50'nci dakikasında Elano, Kewell ve Mehmet Topal eski açığın önünde ısınmaya gittiklerinde, eski açıktaki taraftarların maçı bırakıp, bu üç oyuncuya yaptıkları tezahüratları yüzünden bu oyuncular ısınamadı. En sonunda bu üç oyuncu çareyi numaralı tribünün önüne kaçmakta buldular. Yalnız taraftarlara bir sitemim olacak. Sabri'yi ne kadar sevmesenizde, beğenmesenizde maç içinde sarı kırmızılı formayı giyen bir insana top her ayağına geldiğinde "oooo" sesi yükseltmek insafsızlıktır. Zaten dengeli olmayan bir futbolcuyu iyice hata yapmaya zorlamaktır. Dün kendi adıma Sabri'ye çok üzüldüm. Hem saha içinde Ayhan, hem saha dışında taraftarlar tarafından çok büyük baskı altında oynadı. Son sözlerimi Harry Kewell'a ayırmak istiyorum. Hagi'den sonra ilk defa herkesin her hareketini tebessümle izlediği, yanlış pas verse bile "vardır bir bildiği" dediği bir kişi oynuyor Galatasaray'da. Oyun tarzı, duruşuyla gerçekten hayran olunması, birşeyler öğrenilmesi gereken bir insan. Sezon sonu sözleşmesi bitiyor. Böyle bir değeri kaybetmek hem Türk Futbolu adına, hem Galatasaray adına çok üzücü olacaktır. Ayrıca Rijkaard'ın işine karışmak haddime değil belki ama kanımca rotasyon Harry Kewell hep oynadığında güzel.
Galatasaray iyi yolda, zaten kulübeye bakıp Rijkaard'ı ve Neeskens'i ve yaptıklarını gördükten sonra, başka birşey söylemek ya futbol cahilliğidir ya da art niyetliliktir.

16 Ağustos 2009 Pazar

Galatasaray - Denizli : 4-1

Cumartesi maçlarını her zaman daha çok sevmişimdir. Sonraki gün iş derdi olmadan evde maç yorumlarını okumak ve izlemek her zaman daha keyiflidir. Sonraki günün tatil olması nedeniyle maçlar daha da dolar. Bunun da etkisiyle dün akşam Galatasaray'ın maçı neredeyse kapalı gişe oynandı. Yıllardır boş görmeye alışık olduğumuz yeni açık alt tribün bile seyirci çekmeye başlamıştı. Tabii bunun başlıca sebebi Rijkaard. Maçın taktik, teknik yorumlarını herkes yazdığı için benim aklımda kalan daha değişik olayları sizlerle paylaşmak istiyorum:

  • Maçtan önce herkes ilk 11'i duyunca baltaları çıkarıp beklemeye başladı. Sanki çoğu kişi maç kötü gitsinde "ben haklıydım" demek istiyor gibiydi. Belki bir Türk hoca 4 defans oyuncusunun 4'ünü birden değiştirse canına okunabilirdi ama Rijkaard için bu geçerli değil bana kalırsa. Çünkü "Rijkaard ve Neeskens yapıyorsa vardır bir bildikleri" diyecek çok kişi var Galatasaraylılar arasında. Benim kafamdaki ideal kadroda herzaman Uğur ve Emre Güngör olduğu ve Emre Aşık'tan yana hiçbir korkum olmadığı için dünkü kadroya niye böyle yapmış deme gibi bir durumum yok. Ayrıca oldum olası kızmışımdır "şu niye oynamıyor, bu niye oynamıyor" diyenlere. Hiçbir antremanı izlemeden, performanslarını görmeden sırf isme göre adam oynatılmasını istemek bir tek sanırım Türk milletine ait bir özelliktir.

  • Barış'tan hiç haz etmeme rağmen dün beni utandıracak kadar iyi başladı maça. Çok güzel toplar kesti, oyuna iyi katıldı, kafayla gol atması an meselesiydi. Ama Barış'ın klasik sorunu olan kendini iyi futbolcu zannetme hastalığı yüzünden topu kaptırdı ve Galatasaray kalesinde golü gördü. Bu tarz maçlarda bu sorun olmayabilir ama avrupa kupası veya derbi maçlarda yapılacak bu tarz hatayı kimse affetmez.

  • Mustafa Sarp her geçen gün daha güzel oynamaya başlıyor. Hele ki 25inci dakikada kademeye girip %100'lük gol pozisyonunu engellemesi bir defansif orta sahanın yapacağı en önemli hareketlerdendi. Ama tabi böyle kilit hareketler, boş kaleye atılan goller kadar bile değer görmeyeceği için Mustafa Sarp kimseler tarafından konuşulmayacaktır.

  • Arda Turan formunu her geçen gün yükseltiyor. Bu çocuk nereye gidiyor, nasıl bu kadar güzel oynuyor şaşırmamak mimkün değil. Liverpool'da Ryan Babel yerine çok rahatlıkla oynayabilecek bir durumda. Ayrıca penaltı karmaşasında arkadaşlarını çok düzeyli ve tatlı uyarması kaptanlığın yaşta değil başta olduğunun çok güzel bir ispatıydı. Ama benim aklımda kalan Arda'nın en güzel hareketi, takım arkadaşları Arda'nın yüzüne bakarken, eliyle koşmaları gereken yeri göstermesiydi. Ali Sami Yen'de 10 sene sonra bana Hagi'yi hatırlattığı için Arda'ya sonsuz teşekkür ederim.

  • Dün maçta aralıksız 10 dakika "Milan Baros" adına tezahüratlar yapıldı. İki maçtır gol atamayan bir forvete destek verilmesi, bana futbolda gelişmiş ülkelere yaklaştığımız hissini verdi.

  • Abdul Kader Keita'dan bahsetmek gerekirse basının şişirdiği kadar iyi oynamadı. Benim için hala soru işareti olan bir Afrikalı yıldız. Allah vergisi bir yeteneğe sahip ama futbol temel bilgisinden yoksun, topu düz sürerken zorlanıyor. Ama hocasının Rijkaard ve Neeskens olduğunu düşünürsek bu sorunu kısa zamanda atlatır bence. Tüm sezon boyunca, Keita'nın yaptıracağı penaltı ve gösterteceği kırmızı kartları daha çok görecek gibiyiz.
  • Maçtan aklımda kalan güzellikler, penaltıdan gol atınca kendini kaybetmeyen Kewell düzeyli bir şekilde sevinmesiyle, kendi kalesine gol attıran Keita'nın, golden sonraki sevimli hareketleriydi. Lincoln gibi karaktersiz birinden sonra bu tarz yabancılar beni çok mutlu ediyor.
Galatasaray iyi yolda gidiyor, bu da tüm taraftarlarına umut ve güven veriyor. Daha bu takıma Elano'nun, Mehmet Topal'ın ve eğer iyileşebilirse Linderoth'un gireceğini düşünürsek Galatasaraylılar için güzel günler bizi bekliyor demektir.

3 Büyükler ne kadar büyük?

Türkiye'de 3 büyük takımımıza yanlış teknik direktörler getirilebilir, yanlış futbolcular alınabilir. Futbolun içinde her zaman hatalar olacaktır. Ama benim sinirlendiğim hataların başında Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ın ne kadar büyük olduğunu anlayamayan Avrupalı ve özellikle Güney Amerikalı futbolculara verilen saçma toleranslar geliyor. Hep aklımı kurcalayan bu konu hakkında, Lugano'nun kürkçü dükkanına dönmesiyle beraber birşeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Ve o sinirle ilk aklıma gelenleri sizle paylaşmak istedim.

  1. İspanya'da bir sezon gol kralı olmuş ( ki yüzdeye vurursak kaç tane gol kralının isimleri futbol hayatı bitmeden yok olmuştur, herkesle tartışabilirim!!!) Guiza "Ben ömrümde hiç büyük takımda oynamadım" deme cesareti gösterdikten sonra nasıl takımda yıldız muamelesi görüyor?
  2. Mehmet Topuz küsüp, iki gün antremanlara gitmeme cüretini nasıl kendinde bulabiliyor? Nasıl "BJK formasından başka forma giymem" dedikten sonra Fenerbahçe forması giydiriliyor?

  3. Lugano, Fenerbahçe gibi bir takımda oynayıp, milyonlarca euroyu beğenmeyip kaçtıktan sonra hiç bir klüp buna istediği parayı vermeyince nasıl kapılar sonuna kadar açılıyor?

  4. Nihat, İspanya'da orta sıra takımları kadrosundan bile teklif almıyor ve küçük takımlardan aldığı teklifler 750 bin euro'yu geçmezken, Beşiktaş, Fenerbahçe korkusuna nasıl 3 milyon euro verip, takım arkadaşlarına "alın size abi getirdik" denilebiliyor?
  5. Nobre gibi halı sahada bile zor oynayacak bir adama, sadece Türk pasaportu var diye nasıl 2.3 milyon euro verilip belki Türk futbol tarihinin en büyük yeteneği Batuhan'ın önü kapatılıyor?

  6. Nasıl BJK yönetimi Tümer Metin'i geri getirebilmenin yollarını arıyor?
  7. Nasıl Lincoln gibi akıldan yoksun bir Brezilyalı koskoca klübü 2 sene peşinden sürüklüyor?Nasıl "3 yıldız sözü vermiştim, alın size yıldız" deniliyor?
İster avrupalılar ligimizi izlemesin, isterlerse futbolcularımızı transfer etmesinler, ister Türk futbolu düşüşte olsun. Benim için Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray dünyanın sayılı klüplerindendir. 3'ününde sayısız başarıları ve en önemlisi klüplere karakterini veren müthiş tarihleri vardır. Beşiktaş'ın hayata karşı duruşu ve halkın takımı olma özelliği, Fenerbahçe'nin kurtuluş savaşındaki kahramanlıkları ve taraftarının bağlılığı, Galatasaray'ın neredeyse 600 senelik geçmişi ve avrupadaki başarılarını kim inkar edebilir? Bu formaların aşkına sokaklarda cebinden para verip terini akıtacak kaç insan vardır? Artık bu klüplerimizi yönetenler umarım klüplerin büyüklüğünün farkına varırlar, umarım bir sezonluk sportif başarı için Baba Hakkı'nın, Metin Oktay'ın kemiklerinin sızlatmazlar, umarım Can Bartu'ların, Lefter'lerin, Cüneyt Tanman'ların yüzlerini kızartmazlar ve bu kutsal formaları kimlere emanet edip etmeyecekleri hakkında daha çok düşünürler.

11 Ağustos 2009 Salı

Galatasaray Vefa Klübü

Son yıllarda bir gelenek oldu, Galatasaray'da futbolu bırakan kişilerin televizyonda yorumcu olup Galatasaray'a sallaması. Bu furya önce Bülent Korkmaz'la başladı; Hakan Ünsal, Hakan Şükür ve Hasan Şaş'la devam etti. Bu kişilerin, Galatasaray için efsane futbolcular olmalarının yanında, en önemli ortak noktaları Galatasaray için ağızlarından güzel birşey çıkmamasıdır. Hatta hepsi sanki ağız birliği yapmışçasına, ilk programlarında sezon için iyi dileklerin ardından, konuyla alakasız "Vefa bir semt adıymış" cümlesini kullanarak yönetimlere taş atmışlardır. Galatasaray'a çok şey kazandırdıklarını kimsenin inkar edemeyeceği bu isimlerin, iyi okullarda okumuş, master yapmış şirket müdürlerinin hayal edemeyeceği kadar milyonlarca lirayı, şanı ve şöhreti Galatasaray sayesinde kazandıklarını bilmesek her spor programında göz yaşlarımızı tutamayacağız.Bu üzüntü veren dramanın en acıklı bölümü ise geçen sene Alper Tezcan'ın UEFA madalyasını satması oldu herhalde. Her televizyon programına çıkıp ağladı "Galatasaray bana sahip çıkmadı" diye. Halbuki ayağının kırıldığı sezondan sonraki 3 sezon Galatasaray'ın sözleşmeli futbolcusuydu kendisi. Nadir olanın 20 yaşında bir futbolcunun ayağının kırılması değil, bir türlü futbola dönememesi olduğunu düşünmüyordu kimse. Tek söyleyen "Galatasaray ne kadar vefasızdı!!".
Hakan Şükür'ün en son yaptığı "Keita ve Elano'yla çok gol atardım" lafını baz alırsak -ki Hakan Şükür'ün Keita ve Elano'nun 2'den fazla maçını izlediğine kimse beni inandıramaz- Galatasaray'a 5 sene hizmet etmiş her futbolcu, kendisi futbolu bırakana kadar Galatasaray'da oynamalıydı. Yani forvetin hala Hakan Şükür, Ümit Karan, orta sahanın hala Suat Kaya, Okan Buruk, sol bekin hala Hakan Ünsal, teknik direktörün hala Cevat Güler olması gerekiyordu. Çünkü onlara göre Galatasaray bir vefa klübüydü.Küçük bir hesap yapıp Galatasay'ın spor branşlarını ve her sene teknik kadro ve sporcu adetlerini düşünelim. Buna göre:
  • Futbol 40 kişi
  • Basketbol 25 kişi
  • Voleybol 20 kişi
  • Sutopu 20 kişi
  • Yüzme 20 kişi
  • Yelken 20 kişi
  • Kürek 20 kişi
  • Atletizm 20 kişi
  • Binicilik 10 kişi
  • Judo 10 kişi
  • Briç 5 kişi

Bu adetler bir sezon için Galatasaray'daki profesyonel sporcu ve teknik adam sayısı olduğunu varsayarsak toplamda 210 kişi eder, ki bu rakamda ne tesis çalışanları, ne de yöneticiler vardır. Son 50 seneyi varsayarsak düz hesapla 210*50=10500 kişi eder. Buna tesis çalışanlarını, eski yöneticileri eklesek bu rakam 11000'e çıkar. Bu sayıyı dörde bölelim, etti 2750 kişi. Galatasaray klübünün bu 2750 kişinin dertleriyle, sağlığıyla uğraşması için nasıl bir bütçe ayırması, nasıl bir organizasyon kurması gerektiğini bana anlatabilecek bir "Vefa Mühendisi" varsa başımın üstünde yeri var.

Şu anki televizyon yorumculuğu işi, zamanında el üstünde tutulmuş, egosu yüksek insanlar için biçilmiş kaftandır. Çünkü artık sokaklarda eskisi kadar üstüne saldırılmayan insanlar, bir şekilde revaçta kalmalıdırlar. Bu insanlarında, insanların aklında kalması için en güzel yol, televizyonda eski klüplerine sallamalarıdır.

Bu insanların kendilerine sormaları gereken iki soru vardır. Şu an için sormaları gereken: "Neden 90'lı yıllardan beri Galatasaray'da oynyan o kadar futbolcudan bir tek biz televizyonlarda ağlıyoruz, neden en yakın arkadaşımız Ergün Penbe bizim kadar ağlamıyor?"olmalıdır. 20 yıl sonra sormaları gereken ise "Neden bizim ismimiz unutuldu, neden bir Metin Oktay, neden bir Lefter, neden bir Can Bartu olamadık?" olmalıdır.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

2009/10 Sezonu öncesi Fenerbahçe

Geçen başarısız sezonun ardından Fenerbahçe'de çok şeylerin değişmesi gerektiği aşikardı. En başta Zico sayesinde gördüğümüz takım içi dostluğun ve saygının geri gelmesi gerekiyordu. Geçen sene yapılan Aragones tercihinin ne kadar hatalı olduğu bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Aziz Yıldırım gibi efsane bir ismin bile karşısında muhalif sesler çıkmaya başlayınca, başkanın belli sözler vermesi gerekiyordu. Ve hepimiz biliyoruzki çoğu Fenerbahçe taraftarı için önemli olan avrupa değil, Türkiye ligi başarısı, hatta ondan öte Galatasaray galibiyetleri. Bu hedef doğrultusunda hem Türkiye'yi hem klübü çok iyi tanıyan Daum ve Koch ikilisinden iyi bir isim benim aklıma gelmiyor. Daum'un ne kadar iyi bir taktisyen, Koch'un da ne kadar iyi bir kondisyoner olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yüzden Daum hamlesiyle bence Fenerbahçe'nin şampiyon olacağı garanti olmasada, şampiyonluk yarışının içinde olacağı garanti. Aziz Başkanın hele bu iki ismin yanına Aykut Kocaman gibi tüm futbol camiası tarafından sevilen, futbol bilgisi üst düzeyde bir insanı getirmesi kağıt üzerinde başarılı bir hamle. Ama yinede sportif direktör Aykut Kocaman aşısının tutacağını hiç zannetmiyorum, çünkü eğer klübe bir sportif direktör getiriyorsan futbola hiç karışmayacaksın. Hepimiz biliyoruz ki Aziz Yıldırım futbola karışamadan duramaz ve en son Mehmet Topuz olayında olduğu gibi takım içine çok müdaheleleri olacaktır. Böyle bir ortamda sportif direktör, otel ve kamp ayarlayan bir çalışandan öteye gidemez. Ayrıca sadece futbolla ilgilenen bir insana niye "sportif direktör" denir hiç anlamam.
Gelelim yeni transferlere. Geçen sezonki başarısızlığın izlerini silebilmek için yapılan bir sürü transferle, sezona başlayacak Fenerbahçe. Geçen seneki sakatlık ve cezalılar varken ki kadro eksikliği akıllara gelince, bence çok adette transfer yapmak mantıklıydı. Defansa Bekir, Bilica, orta sahaya Mehmet Topuz, Özer (ki bence en iyi transfer), Christian, Andre Santos şimdilik yapılan transferler.

  • Bekir İrtegün : Benim yerli defans oyuncuları arasında en beğendiğim isimlerden birisi. Fenerbahçe'ye çok katkı yapacağını tahmin etmeme rağmen hazırlık maçlarında ve avrupa kupası maçlarında Daum tercihini Önder ve Bilica ikilisinden kullandı. Bu ikiliye Lugano sorunu çözülünce onunda gelmesiyle, Bekir 4üncü tercihe düşücek ve 2 sezon içinde yine anadolu takımları yolu açılacak gibi gözüküyor. Ama tabii sezon uzun, Bilica'nın çok dengeli olmadığını düşünürsek bence iyi bir Bekir hem Bilica'dan hemde Önder'den daha iyi seçenek olacaktır.

  • Fabio Bilica : Bence Fenerbahçe'nin en kötü transferi. Bülent Uygun'un iyi bir reklam kampanyası sonrası elinden çıkardığı bir isim. Kapanan küçük takımlarda sert oynayan iyi defans oyuncuları, maçta geniş alanda az pozisyon alan büyük takımlara gelince hep sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Süper kupa maçında maçın ikinci yarısında İsmail Köybaşı'nı tüm saha boyunca takip edip müdahale edememesi ve faul bile yapamaması bu oyuncunun Fenerbahçe'de ilk 11'de oynamamasının işaretidir bana kalırsa.

  • Mehmet Topuz: Transferinin oluş biçimi, bonservisi, aldığı ücret ve duygusal karakteri sezon öncesi geleceğe ümitle bakmamızı engelliyor. Daha ilk ufak problemde kendisine klübünün 2 gün ulaşamaması, antremanlara çıkmaması keyifleri kaçırdı. Bu sefer araya Aziz Yıldırım girip tatlıya bağladı ama 2inci veya 3üncü olayda Mehmet Topuz sorunu daha büyür.

  • Özer Hurmacı: Sakatlık yüzünden yaz kampını kaçırdı, kurulan planların içinde belki olamadı ama ileride Fenerbahçe'nin en önemli isimlerinden biri olacağını düşünüyorum. Hatta Fenerbahçe'nin 1 ön libero ve 3 orta sahalı sisteminde, Özer iyileştiğinde Emre'yle beraber takımın değişmezleri olacağını iddia edebilirim.

  • Andre Dos Santos: Kim ne derse desin, Brezilya milli takımında oynayan bir insanı çok eleştirmek ayıp olur. Sadece eleştirilebilecek konu sol açık diye alınan adamın sol bek olması. Aynı hata Deivid'de yapılmış ama şansa aşı tutmuştu. Dos Santos'un biraz daha zamana ihtiyacını olduğunu düşünüyorum. Tek sorun eğer Dos Santos, Roberto Carlos'u keserse, bu takım içinde dengeleri bozabilir.

  • Christian Baroni: Futbolun kalecilikten sonra en nankör bölgesinde oynayan defansif orta sahalar, Türk insanları tarafından sevilmez. Çünkü bu insanlardan hem defansa yardım etmesi, hem sürekli koşması, hem inanılmaz ara pası atması, hemde uzaktan gol atması beklenir. Halbuki DMC dediğimiz bölgede oynayan insanların marifetleri televizyondan izlenince anlaşılmaz. Çünkü esas marifetleri topsuz oyunda durdukları ve korudukları alandır. O yüzden eminimki Christian 6 7 maç sonra eleştirilecek, hatta bu adama Dos Santos'un bonusu denilecek. Aklı selim Fenerbahçelilerin bu futbolcuya takım arkadaşlarını tanıması için en az 15 maç vermesi gerekiyor.
Fenerbahçe'nin en büyük sorununa gelirsek Uche'den beri, Luciano olsun, Lugano olsun Fenerbahçe'nin defansı her zaman çok yetenekli ve lider özellikli bir kişiye emanet edilirdi. Bu sene Lugano'nun şımarıklığı ve Aziz Yıldırım'ın inadı yüzünden Fenerbahçe'nin gizli kahramanıyla ipler kopma noktasına geldi. Lugano, hem Tuncay'ın gidişiyle takımı ve taraftarı ateşleyen, hemde bir defans oyuncusu için çok fazla gol atan bir oyuncuydu. Ne yapıp edilip anlaşılmazsa Fenerbahçe'nin defansın göbeğinden çok sıkıntılar çekeceğine inanıyorum. Ayrıca hala savaşçı bir orta sahası olmadığını düşünüyorum. Emre, Özer, Mehmet, Alex, Christian, Kazım bunların hiçbiri pres yapan, maça benliğini koyup, olumlu yönde çıldıran insanlar değil. Zaten güçlü olmayan bir defans, orta sahasından da yardım alamazsa güçlü takımlar karşısında Fenerbahçe çok zorlanabilir.
Bu sene Daum'un gelişiyle Colin Kazım'ın çıkış yapacağına inanıyorum. Fenerbahçe'nin kadrosundaki tek sağ açık olduğunu düşünürsek ve eğer Fenerbahçe kanatları kullanacaksa Kazım'ın en az 25 maç ilk 11'de oynayacağını öngörebiliriz. Ama Kazım'ı bekleyen bir tehlike, bir iki maç kötü oynadığında, vurdum duymaz tavırları hem taraftarın hemde Emre gibi takımda güç gösterisi yapmayı seven kişilerin hedefi haline gelebilir. Önder'in de çok iyi bir sezon geçireceğine inanıyorum, geçen iki sezonda kaybettiği güveni Daum'un gelişiyle geri kazandı, ayrıca milli takıma seçilmesi pastanın üstüne krema oldu. Gökhan Gönül ve Alex yine bildiğimiz gibi. Sezona çok iyi başladılar. Bu sene takımı sırtlarında taşıyacaklarının sinyallerini verdiler. İkisi içinde bir söz söylemeye gerek yok.

Hiçbir idmanı izlemeden, kafadan ilk onbir yapmak, "şunu nasıl oynatırsın" demek çok büyük bir hata olsada yinede sizlere aklımdaki bir 11'i yazmak istiyorum. Özer'in fiziksel, Mehmet Topuz'un zihinsel sakatlıklarından ötürü, şu anki onbirde yoklar. Ama yazımda da belirttiğim gibi Özer iyileştiğinde, Christian ve onun önünde Dos Santos, Emre ve Özer üçlüsünün banko oynayacağına inanıyorum.
Sezon öncesi kesin olan birşey var, Fenerbahçe Aragones'in gidişiyle güzel bir hava yakaladı, en azından futbolcuların yüzü gülmeye başladı. Bu bile Türkiye'nin en güçlü 2 kadrosundan biri olan Fenerbahçeyi şampiyonluğun en büyük adaylarından biri yapmaya yetecektir.

9 Ağustos 2009 Pazar

Gaziantepspor - Galatasaray : 2-3

Galatasaray için şanssız bir fikstürle başlamıştı lig. Herhalde kime sorsalar, ligin ilk haftalarında Antep deplasmanına gitmeyi kimse tercih etmezdi. Ama yinede 4 tane resmi maç yapmanın verdiği moral ve kondisyonla bu önemli virajdan başarıyla çıkabildi Galatasaray. Öncelikle kendi tahminimce geçen sene Sivasspor'un yaptığı çıkışı, bu sene Gaziantep ve Bursa'dan yapacak.. Gaziantep özellikle sağ ve sol bek problemlerini halledince çok takımın canını yakacak gibi. Özellikle golü atan yeni transfer Julio Cesar çok iyi bir futbolcu, seneye transfer döneminde Tabata hakkında yapılan dedikoduların hepsi Julio Cesar hakkında yapılacak gibi. Teknik direktörleri Jose Cuceiro'da bence çok başarılı bir isim. Özellikle Batuhan olaylarında karakterli duruşu çok insana örnek olmalı. Uzun süre Gaziantep sporun başında kalır umarım.
Maçtan benim aklımda kalan en önemli olay Keita yerde kıvranışıydı. Henüz 26 yaşındayken Espanyol kaptanı Jarque'nin kalp krizi yüzünden bir gün önce öldüğü haberini aldıktan sonra yürekler ağızlara geldi, Keita'yı yerde görünce. Ama Allahtan kötü bir sonla karşılaşmadan Keita oyuna devam edebildi. Keita'nın oyununa gelince daha eski hızını yakalayamamış ama 20 gündür idman yaptığını düşünürsek bu çok doğal. Dikkat çeken en önemli özelliği karşısındaki defans oyuncusunun sabit ayağının tarafına topu atıp çalım atabilmesi. Bu özelliğiyle ilk 10 maçta çok adam geçer, sonraki maçlarda ise çok tekme yer.
Maçın yıldızı iki asist ve bir golüyle yine kaptan Arda Turan'dı. Geçen senelerde kanattan başka yerde oynayamaz denilen Arda'dan, Frank Rijkaard ve Johan Neeskens ikilisi inanılmaz bir maestro yaratma yolunda ilerliyorlar. Herşey böyle güzel gitmeye devam ederse Arda'nın ismi Everton veya Dortmund'la değil, Milan veya Chelsea gibi bir üst kademe takımlarla geçecek gibi görünüyor. Ayrıca başarılı istatiistiklerinin yanında, esas defansa yaptığı yardımlar, kayarak top kapmalar Arda'nın futbolunu büyütüyor.Netanya maçının yıldızı Aydın dün beklenen görüntüsünden yine uzaktı, ama yinede biraz şanslı olsa maçı 1 gol 1 asistle bitirebilirdi ve öyle olsaydı bugün eleştirenlerin hepsi Aydın'a Türk futbolunun yeni yıldızı damgasını yapıştıracaktı. Aydın'ın en önemli eksikliği hırs, bu konuda acil olarak birşey yapmalı. Mustafa Sarp'ı çok beğendim biraz daha fazla maç yapınca daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu düşüncelerimin tam tersini Gökhan Zan için söyleyebilirim. Karşıdaki takımlar iyileştikçe, Gökhan Zan daha da kötüleşecek.

Maçın en komik anı Sabri'nin yaptırdığı penaltıdan sonra hakeme itirazıydı. "Ama topa ben değdim" diye itiraz etmesi Türk futbolununmu, altyapıdaki hocalarınınmı, yoksa tamamen kendi başarısımıdır bilemiyorum. Ayrıca Penaltı verildikten sonra Gaziantep'li futbolcunun Sabriyle itiraz ediyor diye kavga çıkarması sanırım bir tek Türkiye liglerinde görülecek hareketti.

Maçın en çirkin anı ise 90'ıncı dakikada hakemin Arda'yı ittirmesiydi. 17 senedir bilinçli olarak maç izlediğimi varsayarsam toplamda minumum 500 maç izlemişimdir. Ama ilk defa bir hakemin "hayırr illa bu yandan çıkacaksın" diye bir oyuncuyu ittirdiği gördüm. Bu Türk hakemlerinin ilkokullardaki sevilmeyen sert öğretmen modeline bürünmlerine gıcık olduğum kadar çok az şeye gıcık oluyorum sanırım.
Dün maç sonunda Rıdvan Dilmen'in saçmalamaları artık iyice abartıya kaçtı. Tobol maçından sonra " bu Galatasaray ilk 4'e giremez" dedikten sonra, Galatasaray her maçında 2'şer gol yiyebilir yorumunu yapınca Galatasaray'ın yediği golleri düşündüm. Biri neredeyse dünyanın en güzel gollerinden biri, öbürü ise futbol bilmeyen bir bekin saçma hatasından yenilen bir goldü. Rıdvan Dilmen'e göre her maçta böyle anormallikler Galatasaray'ı bulacak, hele karşıdaki takımlar organize golde atarlarsa, Galatasaray her maç 5 yiyecek demek oluyor. "Ne kadar çok konuşursan, o kadar çok hata yaparsın" babamın en sevdiğim öğütüdür. Bir insana dünyanın en iyi yorumcusu yaftası yapıştırılırsa adamda ne yapsın 90 dakikalık programı doldurmak için bildiğinden daha fazla konuşması gerekiyor.
Yinede sezonun ilk maçı olduğunu düşünürsek göze hoş gelen, hırslı bir maçtı. Umarım Gaziantep sorunlarını halledip çok daha iyi bir takım olma yolunda ilerler, umarım bir daha hiçbir futbolcu saha içinde ölüme yaklaşmaz.

7 Ağustos 2009 Cuma

Ne yaptın Rafa???

Cristiano Ronaldo'nun satışına herhalde en çok benim gibi Liverpool taraftarları sevinmiştir. Sir Alex Ferguson'u saymazsak ManU'nun en büyük yıldızının Madrid gece hayatını tercih etmesi, 1989/90 sezonundan beri beklenilen şampiyonluğun habercisi gibiydi . Sezon başında en büyük rakibin yara almışken, Liverpool da en önemli sorunu olan sağ bek mevkisine iyi bir isim bulmuştu en sonunda. Arbeloa ve Degen gibi muhteşem!!! iki oyuncunun yerine İngiltere milli takımının sağ beki Glen Johnson'da alınınca çok büyük ümitlerle sezona başlanacaktı. Üstüne üstlük şans iyice Liverpool'a yıllar sonra gülecek ve Owen serbest kalacaktı. Hem Owen'ın eski bir Liverpool'lu oluşu, Liverpool'a gelmek için can atması, hemde takım içinde Torres'in yedeği olmadığını düşününce, bu kadar yerinde ve güzel bir transfer olamazdı. Ama sağolsun Rafa Benitez, herşey bu kadar yolunda giderken sihirli değneğini çıkartarak tüm gülen yüzleri mutsuz etmeyi başardı. Bir türlü Owen'ı almak istemedi. Üstüne üstlük en büyük rakibine kaptırdı. Torres'in cezalı veya sakat olduğunda, nasıl bir çözüm bulunucağını, o mevkide N'gog'la neler yapacağını ben şahsen çok merak ediyorum.Ama en son ve en önemli bomba tüm şampiyonluk hayallerinin uçup gitmesine yol açtı bence. 30 milyon euro için Xabi Alonso'nun satıldığı açıklandığında, Alex Ferguson'un yanında olmak isterdim gerçekten. Bu sene alınacak bir şampiyonluk kaç 30 milyon euroya bedel, bunu Rafa Benitez'e ve klübü Montreal'daki buz hokeyi takımıyla karıştıran Amerikalı sahiplerine sormak gerekiyor.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Galatasaray - Netanya : 6 - 0

Galatasaray-Netanya maçının ardından, çoğu gazeteler ve yazarlar Galatasaray'ı dünyanın en iyi takımı ilan edecektir. Üç gün sonra Gaziantep maçında olası bir puan kaybında ise Rijkaard'ın futbol bilgisi sorgulanacaktır. Ben maç analizine girmeyeceğim, çünkü Galatasaray'ın karşısında çok zayıf bir takım vardı. O yüzden benim aklımda Netanya maçından kalanları paylaşmak istiyorum :
  • Maç sonu röportajı Johan Neeskens'in vermesi Galatasaraylılar için çok güzel bir andı. Maç sonunda ve başında tribünler stadyumu "Frank Rijkaard" diye inletirken, Rijkaard'ın röportajı hakkını Neeskens'e vermesi çok güzel bir incelikti.

  • Nonda sakat olmadığı sürece çok iyi bir oyuncu olduğunu dünde gösterdi. 6+2 gibi dünyanın en saçma kuralında Baros'un yedeği olabileceğini hatta zorlayacağını dünde gösterdi. Zaten Nonda'yı gönderirken para vermek, alınacak insana bonservis parası vermek, alınacak futbolcunun takıma uyumu beklemek bence çok saçma olacaktır.

  • Uğur'un, Aydın'ın ve Linderoth'un geri dönüşleri çok etkileyiciydi. Karşılarındaki takım ne kadar kötü olsada başarılı oyunları ileriki günler için umut saçtı.

  • Mor formalara alışmak zor oldu, renk olarak güzeldi ve yeşil zemin üstünde güzel duruyordu ama ilk 10 dakika maça konsantre olmak çok zordu. Beklediğimden daha çok mor formalı insan gördüm tribünlerde. Benim açımdan mor formanın en büyük avantajı "ülker" yazısının çıkarılabilmesidir.

  • Cesar Prates'ten sonra Galatasaray ilk serbest vuruş golünü attı. Golü atan futbolcunun 3 senedir bu kadroda olduğunu ve ilk defa serbest vuruş kullanmasına izin verilmesi biraz düşündürücü.

  • 6'ıncı golden sonra Arda'nın havalara sıçraması, Rijkaard'ın yüzündeki mutlu ifade, iki sene öncenin bir Türkiye kupası maçında Ümit Karan'ın sonradan oyuna girip gol attıktan sonra, gol sevincini yaşamak isteyen arkadaşlarını elinin tersiyle itmesini aklıma getirdi.

Dünkü maçın skoru çok ihtişamlıydı, umarım tüm Türk takımlarının avrupa kupası maçları bu kadar mutlu, kuraları da bu kadar şanslı geçer.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Yeni Sezon Öncesi Galatasaray

Geçen sezonki başarısızlık sonrası Galatasaray'da hem yönetim hemde futbolcular için çanlar çalmaya başlamışken, yönetimin geçmiş yanlışları doğru teşhisi ve Haldun Üstünel'in varlığı Galatasaraylıların sezona umutla bakmasını sağladı. 2009/10 sezonuna büyük umutlarla başlayan Galatasaray'ın bana kalırsa en büyük transferi Frank Rijkaard. Geçmişi, başarıları, kişiliğiyle Galatasaray'ın yıllardır beklediği, özlem duyduğu bir isim. Daha geldiği ilk günden beri sempatik tavırlarıyla ve kullandığı türkçe kelimelerle herkesin sempatisini kazandı. Her zaman Glatasaray ürünleri giyerek ekranlar karşısına çıkması da klübü şimdiden benimsediğini gösteriyor. Yeni bir teknik adam gelince elinde sihirli değneğiyle geleceğini bekleriz, hepte fos çıkar. Ama Rijkaard sihirli değnek misali ilk icraat olarak, kanayan yara duran topları düzeltmek oldu. Yıllardır duran toplardan bırakın gol bulmayı pozisyon yakalayamayan takımın, ilk 3 resmi maçında 4 tane duran toptan gol bulması taraftralar için sevindirici bir durum, hele ki bu takıma daha duran topların ustası Elano girecek. Rijkaard'ın en büyük avantajlarından biri, kendisiyle tüm gittiği klüplerde ve milli takımda çalışan Johan Neeskens gibi bir efsanenin bu macerada da kendisini yalnız bırakmaması oldu. Rijkaard'dan yaşça büyük ve kariyerce önde olan Neeskens'in Rijkaard'ın yardımcısı olması, tüm Türk futbol camiası için incelenmesi gereken bir konu. Bizim eski futbolcularımız yardımcı antrenörlüğü veya altyapıda çalışmayı gururlarına yediremezken, Neeskens gibi Johan Cruyff'ten sonraki, döneminin en büyük futbolcusunun böyle bir egoya sahip olması hepimiz için önemli dersler içeriyor. Ayrıca Albert Roca ve Carlos Cuadrat'ta dünyaca ünlü antrenör ve kondisyonerler.Bu sezon, Galatasaray'ın geçen seneki kamplarda çalışmama ve maçların 60ıncı dakikasında pilllerinin bitmesinin önüne geçileceğine inanıyorum.


Takıma gelmek gerekirse geçen seneden en büyük avantaj, takım içindeki bütünleşme ve arkadaşlık. Her sezon öncesinde takımlarımız için kamptaki arkadaşlık havasından bahsedilir. Ama bu sefer Galatasaray ve Fenerbahçe için bu durum gerçekleri yansıtıyor. Özellikle Galatasaray'ın Lincoln ve Ümit Karan'dan kurtulması bence çok önemli. Lincoln'e verilen aşırı özen ve hürriyet takımda çoğu futbolcunun keyfini kaçırıyordu. Lincoln'den kurtulunması ve Rijkaard gibi ne olursa olsun avrupa kupası maçına, kampta iyi çalışanlarla çıkabilecek kadar hak dağıtan bir hocanın gelmesi takımda çok şeyleri değiştirecek. Bugüne kadar bütün teknik direktörler gençlerle yedekleri kampta dener, ama resmi maça koymazdı. Bunun sonucunda da gençler ve yedekler ne yaparlarsa yapsınlar ilk 11'in bir parçası olmayacağını anlar, idmanlarda yatardı. Ama bu sene Galatasaray'da herkes biliyor ki kim iyiyse o formayı giyecek. Bu da idmanların daha verimli geçmesini sağlayacak.

Gelelim transferlere. Bu sene takıma Leo Franco, Gökhan Zan, Mustafa Sarp, Keita, Elano katıldı. Bu sene sakatlık sorunu yaşamazsa Linderoth ve Uğur'a da yeni transfer gözüyle bakabiliriz. Transferle tek tek bakmak gerekirse :
  • Leo Franco'nun tecrübesiyle Galatasaray'a çok şey katacağına inanıyorum. 10 senedir La Liga'da forma giyecek kadar iyi bir kaleci olan Leo Franco'nun tek zaafı bazen kendine çok güvenden yenmeyecek golleri yemesi. Ama De Sanctis kadar maçtan kopan bir insan değil. Ayrıca Leo Franco'nun önemli bir özelliği de topu ayağıyla oyuna iyi sokabilen kaleci olması. Tabii Rijkaard'ın sisteminde, kalecinin topu ayağıyla oyuna sokması çok görebileceğimiz bir hareket olmayacak.


  • Gökhan Zan'ın transferi Servet'in Marsilya'ya gittiği düşünülerek yapıldığı için mantıklı. Çünkü Emre Güngör'ün sakatlıkları ve Emre Aşık'ın yaşı göz önüne alınınca bu takıma bir Türk defans oyuncusu daha lazımdı. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın piyasayı saçma sapan artırması yüzünden bonservisli bir futbolcuyu da almak saçma olacaktı. Elano'ya verilen parayla Eren Güngör'e istenilecek paranın aynı olacağı düşünülürse, bonservissiz Gökhan Zan yerinde bir transfer. Ama yinede benim beğendiğim bir oyuncu değil Gökhan Zan. İyi bir Emre Güngör'ün her zaman Gökhan'ı keseceğini düşünüyorum. Daha sert eleştirmememin tek nedeni, Servet Galatasaray'a geldiğinde demediğimi bırakmamam ve sonrada haksız çıkmamdır.


  • Mustafa Sarp'a gelirsek, 28 yaşında 3 büyüklere transfer olmuş çok fazla Türk oyuncu yoktur. İyi bir Galatasaray'lı olması, takımda orta sahanın ortasında Mehmet Topal'ın gerçek bir yedeği olmaması bu transferi normal karşılamamızı sağlıyor. (Bana kimse Barış orada oynayabilir demesin, Fırat İşbecer'in Maldonado için dediği "abimin düğününde bile oynatmam" lafını ben Barış için kullanıyorum)


  • Abdul Kader Keita. Goygoycu Türk milletinin bir hafta önce alemciymiş diye salladığı, müslüman olduğunu öğrendiği anda bir anda sevdiği Fildişi sahilli oyuncu süratı ve ortalarıyla takıma çok şey katacağa benziyor. Kewell ve Arda sağ açıkta yeterli derecede verimli olmadığını düşünürsek takımın iyi bir sağ açığa ihtiyacı vardı. Keita'nın dezavantajı bazen fazla bencil olması ve iyi vurduğunu zannettiği uzaktan şutları. Bu tarz hareketler Türk oyuncular ve taraftarlar tarafından kolay tolore edilecek hareketler değildir. Ayrıca kişisel olarak, belki saçma olabilir ama, ben takımıma Afrikalı futbolcu almazdım. Çünkü Afrikalıların %95'i şöhreti ve parayı kaldıramıyorlar. Allah vergisi yetenekleri saha dışında harcıyorlar. Umarız Keita'yı, Rigobert Song gibi karakteri ve savaşçılığıyla izleriz, Yattara gibi karısını dövmekten veya Tjikuzu gibi alkolden karakollara düşmüş halde görmeyiz.


  • Elano Blumer için ayrı bir yazı yazmam lazım esasında. Yeteneği, isyankarlığı, çalışkanlığıyla diğer Brezilyalılara benzemediğini daha ilk günden gösterdi. Genelde futbolcu imzayı attıktan sonra 4 5 gün eşyalarını toplamak için ülkesine giderdi, halbuki Elano hemen antremanlara başladı. Bu sene içinde ne kadar kötü oynarsa oynasın iddaa ediyorum, penaltılar ve frikilerden en az 10 golü bulacaktır. Ayrıca bir gazetenin Milan hakkında ki haberde "Elano'yu Galatasaray'a kaptıran Milan" sözü bence Elano'nun değerini göstermeye yetecektir.
Gelelim takım eksilerine. Çünkü yukarıdaki yazıları okuyunca takımın ligi ve avrupayı süpürmesi gerektiği düşünülebilir. Dezavantajları sıralamak gerekirse:
  • Türk futbolcuların hemen hemen hepsinin temel futbol bilgi eksikliği, futbolcuların öğrendikleri sistemin dışına çıkmalarını engelliyor. Türk futbolcuların daha topu istop edemediklerini düşünürsek, yıllarca 4-4-2'yle büyüyen oyuncuların, 4-3-3'e alışabileceklerini sanmıyorum. Ayrıca 4-3-3 taktiğinde Arda'nında çok verimli kullaılabileceğini düşünmüyorum. Ama 3 resmi maçta ve hazırlık maçlarında gördük ki Rijkaard, Aragones gibi dediğim dedikçi bir antrenör değil. Galatasaray için daha ideal olan 4-2-3-1 taktiğine dönerek, futbolcuya dayalı sisteme dönebileceğinin sinyallerini verdi.

  • Servet, Gökhan Zan ve Sabri bombaları. Sabrinin çalışkanlığı, idmanlardaki hırsı belki takdir edilmelidir ama Sabri'nin sağ bek olması, benim bu yaştan sonra İsveçli olmam kadar zordur. Bu Sabri'nin de hatası değildir, çünkü Sabri'nin gerçek yeri orta saha. Sabri ne kademe yapabiliyor, ne ofsaytları takip edebiliyor, ne de hava toplarını alabiliyor. Durum böyleyken yabancı kontenjanı olmasına rağmen hala Sabri'yi o bölgede oynatmak, Sabri'ye küfrettirtmekten başka birşey olamaz. Perez'den beri bu takıma gerçek bir sağ bek alınmaması çok şaşırtıcı. Defansın göbeğine gelirsek, Gökhan Zan eğer ilk onbir oynayacaksa Rijkaard'ın bayağı işi zorlaşacak, çünkü mesasinin 3 4 saatini Gökhan Zan'a futbol öğretmekle geçicek.

  • Barcelona'dan hatırlarsak sistem değişirken süreç sancılı oluyordu, 5 6 ay beklenmesi bile gerekebiliyor. Ne kadar tüm taraftarlar "sonuna kadar arkasındayız" desede benim aklıma, Bülent Korkmaz'ın ilk maçında "Büyük kaptan'ın sonuna kadar arkasındayız" diye pankart açanların 6 hafta sonra Galatasaray tarihinin en büyük idollerinden birine küfür etmesi geliyor. Türkiye'de ne taraftarın ne de basının sistem için başarısızlığa ses çıkarmayacağını zannetmiyorum. Bu da yönetimin üstünde baskı oluşturabilir.

  • Martta olan seçimlerde olası bir başkan değişimi Galatasaray'ı kötü yerlere sürükleyebilir. Ama yinede o zamana kadar başta stat olmak üzere yönetim yaralanmazsa, Rijkaard ve yabancı transferleri sayesinde Adnan Polat yönetiminin tekrar seçileceğini düşünebiliriz.

Göze batmasını beklediğim isimler ise Uğur Uçar ve Serdar Eyilik. Uğurun futbol ve defans bilgisi, tutarlı oyunu, tekmeye kafa sokması ve özellikle bakarak orta yapması bir bek için çok önemli özellikler. Tek sorunu hızı ve maç eksikliği. Ama bunları zamanla kapayacağına inanıyorum. Serdar Eyilik ise belki bu sene çok fazla forma bulamayacak ama, Arda'nın 2 3 sene içinde avrupaya gideceği ve Kewell'ın yaşı gözönüne alırsak ileriki yıllarda Serdar'ın isimini çok fazla duyacağız. Ayrıca her sene başında tekrarladığım "Linderoth iyileşir her maç oynarsa, Türkiye'ye gelmiş en önemli yabancı oyunculardan biri olduğunu kanıtlar" cümlesini utanmadan yeniden kullanmak istiyorum.

Kendi kafamda bir ilk 11 yapıyorum. Hayran olmama rağmen Kewell'ı yedeğe koyuyorum, bunun sebebi sağ açık Keita'nın, göbekte ise Elano'nun oynayacak olması. Ama bir sezonda tüm kupalar ve milli maçlar dahil 50'ye yakın maç olduğunu düşünürsek, 4 orta saha oyuncusu artı olarak Serdar ve Aydın'ın yeterli maçta oynayacaklarını düşünüyorum.

Bütün bu artı ve eksileriyle kesin olarak tek öngörebileceğimiz şey Galatasaray'ın geçen seneden daha zevk veren, daha çok futbolu konuşulan bir takım olacağıdır.

Yakında Fenerbahçe ve Beşiktaş....

Galatasaray'ın 3 Sezonluk Reformu

Türk futbol tarihinin en büyük başarısı olan UEFA kupasını futbolcular dahil kimse beklemiyordu. Bu muhteşem başarı, ülke çapında normal olarak çok büyük sevinçle karşılanıyordu. O günlerde hiç kimsenin öngöremeyeceği tatsızlıkların başlangıcının bu büyük başarı olması gerçekten çok üzücüdür.


UEFA kupası sonrası Faruk Süren ve yönetimi Türk futbolcuların çoğunun bu büyük başarıyı kaldıramayacağını anladıkları için önce Hakan Şükür'ü ve Arif Erdem'i, ondan sonraki senede Emre, Okan ve Hakan Ünsal'ı göndermeyi akıllarına koymuştu. Çünkü bu oyuncular ne kadar başarı getirselerde Kadıköyde'ki Fenerbahçe maçından önce Jardel'i tartaklayan, Lucescuyu dinlemeyen, başkanlar hakkında bile yorum yapan insanlardı. Basında yönetim tarafından çıkan "verdiğimiz parayı kabul etmiyolar" demeçleri taraftarı futbolcunun değil klübün yanına çekme politikasıydı. Bu futbolcuların istedikleri para verilmeyecekti, çünkü zaten bu kişiler gönderilmek isteniyordu. Ayrıca bu kişilerden hiçbiri Hasan Şaş gibi yönetim toplantısına girip boş mukaveleye imza atıcak kadar Galatasaray'lı da değillerdi. O günler için bu oyuncuların gitmesi büyük bir hata olarak gözüküyordu ama 2002'de doğru transferle gelen şampiyonluk bu isimleri tamamen unutturmuştu. Abilik düzeni yıkılmıştı. Ama bu kötü ruh Özhan Canaydın sayesinde küllerinden doğacaktı. Seçim kazanma hırsı ve baskısı Fatih Terim'i getirecek, Fatih Terimde ilk seneki başarısızlıkları Hakan Şükür ve Hakan Ünsal'ı geri çağırarak düzeltebileceğini zannedecekti. Bu futbolcuların babası sayılan Fatih Terim bile ilerleyen günlerde bu kişilerle yola devam edilmeyeceğini anlayıp kadro dışı bırakacaktı ama Özhan Canaydın'ın seçim hırsına kurban gidecekti.

Bu futbolcuların Galatasaray tarihinde ki yeri tartışılamaz, bu kişilerin futbolculukları da tartışılamaz ama bu kişiler kendilerini olduğundan yüksek yere koyunca hepsinin Galatasaray'a ikinci gelişleri hüsranla son bulmuştu. Çünkü bu sefer yanlarında Hagi, Popescu ve Taffarel yoktu. Ama bu kişiler Galatasaray'ın içinde o kadar kuvvetli kişilerdi ki ne başkanlar ne teknik direktörler bu insanlara birşey diyebiliyorlardı. Yani kısaca başta Hakan Şükür olmak üzere bu futbolcular Galatasaray'ın taşınmazları olmuştu. Bu düzene boyun eğen teknik direktör ve oyuncular olunca başarı geliyordu, teknik direktör biraz ses çıkarıp bazılarını yedeğe çekince herşey karışıyordu. Gerets ilk sene şampiyon olmuştu, ikinci sene taktik 4-5-1'e dönüp Hakan, Ümit ve Necati'den biri yedek kalınca bir sene öncenin şampiyon takımı sezonu kötü bir sonla bitiricekti. Gerets'e saldırılar sırf takım içinden olmayacaktı. Hakan Ünsal futbolu bırakmasına rağmen ekran başından bile abiliğe devam edip Gerets'le kavga edebiliyordu.

Bu abilik müessesi sadece UEFA kadrosunda olanları güçlendirmedi, ona bile razıydı çoğu kişi. Ama Ümit Karan, Necati gibi sonradan gelmelerinde bu furyaya katılmasıyla takım içindeki arkadaşlık iyice sekteye uğradı. Yabancı yıldızların çoğu ve biraz ses çıkartan Türkler bu takımdan yolcu oluyordu. Sabri bu furyaya ayak uydurmazsa takımda kalamayacağını anladığı için kendi yetenekleriyle değil abilere sırtını dayayarak bu takımda var olma yolunu seçmişti. Ayhan ve Emre Aşık gibiler takımda sözde abilik yapmadığı, yabancılarla araları iyi olduğu için isimleri "yabancı yalakasına" kadar çıkmıştı. Hasan Şaş inanılmaz derecede Galatasaraylı olmasa ve efsane kadroda yer almasaydı büyük ihtimalle o da ya gönderilecekti, ya da "yabancı yalakası" damgasını yiyecekti. Metin Oktay sonrası (hatta benim için) en büyük Galatasaray'lı olan efsane kaptan Bülent Korkmaz bile bu abilik derneğine girmediği için takım içinde Hakan Şükür ve güdümündekiler tarafından saygı duyulmasına rağmen sevilmiyordu. Zaten Fatih Akyel gibi Fenerbahçe'ye transfer olduktan sonra kavga etme fırsatı olan bir insan, bu fırsatı kaçırmıyordu.

Artık bu düzenin kesinlikle değişmesi gerekiyordu. Gözü kara, klüp içinde ismi olan, taraftarlarca sevilen birinin çıkıp bu işe son vermesi gerekiyordu. Bu isim başkanlığa geldiğinden beri çok eleştirdiğim Adnan Polat'tan başkası olamazdı. Hele bir de yanına Feldkamp gibi inatçı ve kaybedecek birşeyi olmayan bir insanı alınca reformun başlaması için ortam çok müsait hale gelmişti. Futbolcular dahil tüm camia tarafından sevilen Adnan Polat, başkanlığa gelir gelmez futbolcuları onore ediyordu. Hatta Hakan Şükür için"futbolu kendi istediği zaman bırakır, biz ona karışamayız" diyerek inanılmaz akıllı bir taktikle futbolcuları yanına çekmişti. Tabi bu futbolcular böyle hamleler sayesinde sonlarının geldiğinin farkında değillerdi. İlk olarak, Galatasaray formasıyla herhangi bir başarısı olmamasına rağmen, kendisini orgeneral zanneden, takım içinde kavga çıkaran Necati, forma numarası bahane gösterilerek kapının önüne kondu. Ama büyük bomba, şampiyon olunur olunmaz yılların Hakan Şükür'ü yollanması oldu. Bundan güzel bir zaman olamazdı. Taraftar zafer sarhoşluğundaydı ve direk Hakan Şükür gönderildi diye bir haber çıkmamıştı. Hakan Şükür'ün gitmesine rağmen takımda hala altyapısı ve abiliği hem kavga çıkartmak hemde takımdaki Almancıları Frame'e götürmek olan zanneden Ümit Karan duruyordu. Önce sezon içinde altyapı futbolcularıne "Florya'nın 4 kapısı var, girdikleri gibi çıkarlar" diyerek otoritenin kim olduğu gösterildi. Sonrasında da Ümit Karan ve Hasan Şaş gönderildi. Bu 3 senelik reformda bir tek, kabak başına patladı diyebileceğimiz insan Hasan Şaş'tır. Kendisi ne bir genç futbolcuyu tehdit etmiştir, ne de yabancı biriyle kavga etmiştir. Hatta Sasa İliç'in takım içindeki dil bilmemesine rağmen tek arkadaşı Hasan Şaş'tı. Ama yinede takımda 1996-2006 arasından hiç bir iz kalmamalıydı ki yeni güzel günlere yelken açılmalıydı. Kafalarda kalan tek soru soru Sabri Sarıoğlu'nun geleceğiydi. Benim tahminim bu çocuğun psikolojisini bozan etkenlerin artık takımdan gönderilmiş olması ve son bir şans daha verilmiş olmasıydı.
Bu sezon takım hem çok büyük bir isim hemde çok arkadaş canlısı bir insana, Frank Rijkaard'a emanet edildi. Takımda yaşça büyük insanlar olmasına rağmen kaptanlık Arda'ya verildi. Çünkü takımda bundan gocunacak, bu sorun edecek karakterde birileri kalmadı. Ayrıca önemli olan hiyerarşi değil, yönetimin kararı olduğu mesajı da verildi ileride küllenebilecek abilik sevdalılarına.

Galatasaray'ın içini iyi bilen, sadece sonuçlara bakmayan insanlar bu reformu yıllardır bekliyorlardı. 3 senelik reform bu sene artık tamamlandı. Herkes artık biliyor ki busene olacak bir başarısızlık saha içinde olacak eksiklikler ve yanlışlıklar yüzünden olacak ve futbolcular ve tüm Galatasaraylılar bilecektir ki güç yaşta veya hiyerarşide değil en başta Rijkaard ve başkanda olacaktır.