25 Eylül 2009 Cuma

FORMA SATIŞIYLA TRANSFER YAPILIR YALANI

Endüstriyelleşen futbol yüzünden son 10 yılda, Fenerbahçe başta olmak üzere 3 büyük takımımız bilet gelirleri dışında gelirler aramak zorunda kaldı. Bu diğer gelirlerin en başında klüplerin kendi dükkanlarında sattıkları tekstil ürünleri, bunların en başında ise şüphesiz forma satışı geliyor. Bir Adidas çalışanıyla yaptığım görüşme sonucunda, yıllardır söylenen Roberto Carlos'un veya Lincoln'ün parasını forma satışıyla çıkardık sözünün ne kadar büyük bir yalan olduğunu sizlere göstermek istiyorum.
Şu an 3 büyüklerimizin formalarının en yüksek bedeli olarak 100 TL alalım. Bu ücretin %26'sı Adidas'a kalıyor. Elimizde kaldı 74 TL. Bu formanın maliyetine 14 TL dersek, kaldı 60 TL. Bu 60 TL'nin de vergi, lojistik gibi diğer giderleri düşersek, klübün eline geçen para bir forma satışından sadece 50 TL. İmkan ihtimal yok ama klüplerimiz bir senede 100 bin forma satsa dahi ellerine geçen para, 5 milyon TL yani yaklaşık olarak 2,3 milyon Euro.Sadece Adidas'ta çalışan biriyle görüşüp alınacak ufak bir bilgi ve ilkokul çocuğunun yapabileceği hesapla görülüyor ki forma satışıyla en fazla Mehmet Topuz'un, Tabata'nın veya Elano'nun en fazla bonservisinin 4'te 1'i alınabiliyor.

23 Eylül 2009 Çarşamba

HANGİ SÜPER LİG?

Galatasaray’ın UEFA kupasını alması ve milli takımın başarıları sonrası çıta yükseldi. Türk futbolunun lokomotifi olan Galatasaray ve Fenerbahçe’den artık her sene Avrupa kupalarında başarılar bekleniyor. Bu takımlar her sezon başında milyon Euro’lar harcayıp kaliteli ve ses getirecek transferler yapmaya çalışıyorlar. Bu takımlardan her zaman kaliteli futbol bekleniyor. Ama ne federasyon ne de basın kendi paylarına düşeni yapıyor. İki sene önce Uğur’un az kalsın futbol hayatının sonunu getirecek Konya stadında, kış mevsimlerinde korku filmlerindeki bataklıkları andıran Sivas stadında, iki hafta önce Fenerbahçe karşısındaki Bursa stadında, en önemli milli maçtaki Kayseri stadında ve dünkü Kasımpaşa stadında futbol oynatan Federasyon nasıl olurda takımlarından Avrupa’da başarı isteyebilir. Biz bile kenarları açık halı sahalarda konsantre olup oynayamazken nasıl olurda ülkelerinin milli maçlarında oynayan, Premier League’de ve Ligue 1’de yıldız olmuş, Şampiyonlar ligi finalini oynamış milyon Euro’luk oyunculardan nasıl olurda böylesine stadyumlarda konsantre olup güzel futbol oynaması beklenir. Premier League’de stadyumların çimlerinin kalitesi için bile ödül verilirken, biz niye böylesine kötü zeminlere mahkum olalım? Federasyon sponsor kovalamayı bırakıp kendi işini hatırlamazsa, ismini “Süper” yaptığı liginin kalitesini arttırmaya çalışmazsa, böylesine stadyumlarda maç izlettirmeye devam ederse daha çok futbolsever kendi ülkesinin futbolu yerine İngiltere ve Almanya gibi futbolda üst düzey ülkelerin maçlarını izlemeye kaçacaktır.
Maça gelirsek herkesin aklında maçtan önce hakemler var. Yeni başladığım yazı hayatımda hakemlerden konuşmak zaten istemiyordum, üstüne Frank Rijkaard’ın “iyi oynadığınız zaman hakemler bir maçın skorunu fazla etkileyemez” demecinden sonra kesinlikle hakem yazmamaya karar verdim. Maça hızlı başladı Galatasaray. Rakibin ligdeki durumu ve stadyumun konsantrasyon bozucu havası, Galatasaraylı futbolcuların maç oynama isteğini köreltmişti. Yenilen şok gol biraz olsun takımı uyandırsa da, takımı esas uyandıran yine Frank Rijkaard oldu. İkinci yarı yaptığı Nonda ve Keita değişikliğiyle oyunu Galatasaray’a döndürmeyi başardı Ayrıca Galatasaray’ın uyanışında Kasımpaşa’nın gereksiz sertliği de etkili oldu. Yılmaz Vural’ın “sarı kırmızılı futbolcu gördüğünüzde taban girin“ taktiği ters tepti.Ben hayatımda Shabani Nonda gibi bir futbolcu görmedim. Yedek olduğunu kabullenip her maça sonradan girip hiçbir zaman suratını asmayan, takım içinde ikilik yaratmayan, her çıktığı maçta elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir futbolcu hatırlamıyorum. Bu takımın efsane isimleri Hakan Şükür ve Ümit Karan’ın sonradan girdikleri maçlardaki surat ifadeleri ve maç sonlarındaki demeçlerini hatırlayınca, Nonda’yı bir kat daha takdir ediyorum. Sabri yine maçta göz doldurdu. Dünkü gergin ortamda Sabri’nin hiç kavga etmemesi, gücünü kontrollü kullanıp, oyuna yöneltmesiyle Sabri daha çok alkışlanacak gibi duruyor. Aman nazar değmesin. Caner’in ilk maçı olması ve Rijkaard’ın taktiğine uyum sorunu yaşaması çok normaldi. Elano maç içinde yine fazla yoktu. Ama defansif olarak takımına yardım etti. Bu sene takımda beni tek üzen isim olan Mehmet Topal formsuz oyununa devam etti. Ayhan’ın da iyileşmesiyle ilk onbiri unutacak gibi duruyor.Son söz olarak yönetimi bilet olayında gösterdikleri tavırdan dolayı tebrik ediyorum. Gocunmadan, üşenmeden gidip açık tribünde taraftarlarının arasında maçı izlediler. Kombine biletini 100 TL’ye satıp bu maçın biletini 120 TL yapan şark kurnazlarına yapılacak en güzel tepki, onlarla aynı yerde maç izlememekti.

18 Eylül 2009 Cuma

PANA - GALATASARAY : 1-3

Yine olmadı, yine basının beklentisi boşa çıktı. Sanki Panathinaikos'un her maçını izlemişçesine maçtan 3 saat önce herkesin "çok zor olacak, Galatasaray bu maçta bakalım napacak" lafları yine karşılığını bulamadı. Rakibin defansının ve şansın yardımıyla da olsa Galatasaray yine rahat bir galibiyet aldı. Çoğu kişiye göre Galatasaray yine dişine göre rakiple oynayamadı.
Yunan takımlarıyla oynarken tarihsel unsurlar yüzünden maçların sinir harbine dönüşmesi beklenir. Ama bu sefer maç çok rahat geçti. Maçtan önceki gün iki teknik direktörün şakalaşması ve Galatasaray'lı futbolcular ısınmaya yunanca "Acınız acımızdır" pankartıyla çıkarak geçtiğimiz haftasonu hayatını kaybeden taraftarları unutmaması, tribünlerin iyice agresifliğini yok etti. Ayrıca agresif kalsalarda ne olurdu bilmiyorum. Olimpiyat statlarında oynayan ekipler iç saha avantajını kullanamıyor. Bunu Olimpiyat stadı yüzünden 3 senesi cehenneme çevrilmiş bir takımın taraftarı olarak rahatça söyleyebiliyorum. Sahaya en yakın taraftarın 20 metre uzaklıkta olduğunu düşünürsek taraftarların takım üzerinde olumlu bir etkisi kaldığını söyleyemeyiz. Biz kurtulduk, darısı diğer bu eziyeti çekenlerin başına.
Dün akşamki maçtan belli oluyordu ki, Rijkaard'ın takıma gelmesiyle beraber, Galatasaray avrupadaki korku verici ismini ve karizmasını tekrar kazanmış. Bunu UEFA'nın resmi sitesinde ana sayfada 2 gün üstüste haber olmasıyla ve karşımızdaki önemli rakibin oyuna çekinerek başlamasıyla söylebiliyorum. Defansif taktikle maçı biraz yavaşlatma planıyla maça çıkan Panathinaikos'un öyle beceriksiz defans oyuncuları vardı ki karşılarında yapılacak hataları affetmeyecek yetenekte futbolculara sadece toplara dokunmak kalıyordu. Esasında Pana defansının yaptığı çoğu hata değerlendirilemedi, dün Baros çoğunu affetti. Son vuruşlarda biraz daha becerikli olsa maç 5'e 6'ya bile gidebilirdi. Ama bunun karşılığında Yunan ekibi de biraz daha şanslı olsaydı maç zora girerdi ama yine de kazanamazlardı diyebiliriz. O ışık Panathinaikos ekibinde bana sorarsanız yoktu. Leto dışında, Gilberto Silva dahil elle tutulacak transferde gündeme gelicek futbolcuları bile yoktu.
Dün gece oynanan maç, galibiyet dışında futbol olarak güzel bir maç olmadı. Bunu ilk dakikalarda bulunan gollere, rakibin kötülüğüne, Galatasaray'ın 3 önemli eksiğine (Servet, Gökhan Zan ve Arda) ve formsuz futbolculara bağlayabiliriz. İsim isim bakarsak Elano 2 tane attığı gole rağmen maçın içinde çok az gözüktü, Brezilya milli takımında oynyan bir insandan daha güçlü olmasını ve daha çok insiyatif almasını beklemek insafsızlık olmaz sanırım. Baros mutlak goller kaçırdı, Kewell formsuzdu ama aralarında en göze batıcı kötülükte oynayan Mehmet Topal'dı. Hele son 20 dakika rakiplerinin yanından yürüyerek geçiyordu. Yediğimiz golde de Karagounis'i tutarken bir anda bırakmasıyla golün mimari olduğunu söyleyebiliriz. Maçtan sonra ufak bir sakatlık geçirdiği belirtildi. Ama Mehmet Topal son 3 maçtır formsuz. Eğer eski formuna dönemezse Ayhan ve Linderoth iyileşince ilk onbiri unutması gerekebilir. Emre Aşık'la gurur duymaya devam ediyorum ve uzun yıllar daha gurur duymayı diliyorum. Sabri'nin geçen seneki ve bu seneki resimlerini yan yana koyunca ve Keita'nın çılgın güzellikteki oyununu görünce mutlu oluyorum. Arda'nın bu maçta hem kafaca hemde bedenen dinlenmesine çok sevindim. Pazartesi günkü Kasımpaşa maçından sonra da 6 günlük bir ara başta Arda olmak üzere tüm futbolculara çok iyi gelecektir.
Maçtan aklımda kalan özellikle 2 konu var. Birincisi takımın maç sabahı antreman yapmış olması. Rijkaard sayesinde yeni öğrendiğimiz uygulamalara bir yenisi eklendi. Bundan önce ilk olarak takıma kolayı yasaklamıştı, daha sonra ise kampları kaldırmıştı. Daha takımın başında sadece 12 resmi maça çıkmış bir teknik direktörün takımına başta karakter olmak üzere bunca şey kazandırdığını göz önüne alırsak, "Yabancılara çok taviz veriliyor, bizim önümüz kapanıyor" diye ağlayan ama yabancılara "Yeniköy kasabı" veya "Çeri başı" denirken ses çıkarmayan Türk teknik direktörlerin bu büyük futbol adamı ve yardımcısı Neeskens'ten başta hayata karşı duruş olarak çok dersler almaları gerektiğini düşünüyorum.
İkinci konu ise 6 hakem uygulaması. İlk 20 dakika, sahada sanki bir taraftarın geziyor gibi algılanması çok dikkat dağıtıcıydı. Alışmak biraz zor olacak ama kale arkası hakemleri uygulamasının çok yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum. Artık ne kolay kolay kendini yere atanlara penaltı şansı tanınacak, ne İbrahim Üzülmez vari dokunulduğu anda faul arayan defans oyuncuları mutlu olacak, ne de autlar, kornerler, elle müdaheleler gözden kaçıcak. Bunların hiçbiri gerçekleşmezse bile işssizliğin yüksek olduğu ülkemizde maç başına 2 insan daha para kazanacak.

Galatasaray yine ismine ve kuruluş amacına uygun bir skor aldı. Türkiye'nin avrupadaki tek gurur kaynağı olmaya devam etti. Darısı avrupa kupalarında oynayan bütün Türk takımlarının başına.

15 Eylül 2009 Salı

YAPMA BUNU TÜRK TİLEV

Sıkıcı, pozisyonsuz geçen bir maça, spikerin kötülüğü de eklenince inanınki maç hiç çekilmiyor. Dün akşam oynanan Beşiktaş - Manchester United maçında Emre Tilev'in bazı saçmalamaları aklımdan çıkmıyor bir türlü.
  • Fabian Ernst'e niye sürekli "Alman Ernst" dedi çözemedim. Takımda bilmediğimiz Kongolu Ernst mi var ya da Ernst'in nereli olduğunu yeni öğrendi de mutlu mu oldu acaba?
  • "Newcastle'dan ayrılıp United'a gelen Owen" derken acaba, Newcastle United ve Manchester United dahil İngiltere'de ki çoğu takımının adında United olduğunu mu bilmiyordu, yoksa "Hertha Berlin'i Hertha'da yendik" dediği gibi Manchester kentinin adını United mı zannediyordu?
  • Maçın başında "Bu sene kaleyi Van Der Sar'dan kapan Ben Foster" derken hiç mi gazeteleri açıp bakmamıştı, hiç mi haberi yoktu Van Der Sar'ın aylardır sakat olduğundan.
  • Owen'ın ofsayttan attığı golden sonra, "Sir Alex Ferguson'u hiç böylesine çaresizlik resmi verirken görmemiştim. Roma'da Barcelona karşısında 25 maçlık yenilgisizlik unvanını kaybederken bile böylesine çaresiz görünmemişti, böylesi dizlerini dövmemişti." demesiydi. Duyan maçta Beşiktaş'ın 4-0'ı bulmasına rağmen hala saldırdığını zannedecekti. Ayıptır ya gerçekten ayıptır.

Sevgili Emre Tilev, ben çıkıp maç anlatıyor muyum televizyonda? Yapma güzel kardeşim sen de, beceremiyorsun işte.

14 Eylül 2009 Pazartesi

HEM KATİL HEM UTANMAZ

Görgüsüz Arap zenginlerin ve kendi ülkelerine bile giremeyen Oligarkların milyonlar dökerek, İngiliz futbolunun saflığını kirletmesiyle aradaki karaktersiz futbolcular bir bir kendini belli etmeye başladı. Bu senenn en çok ses getiren transferlerinden Adebayor bu hafta sadece para için takım değiştirebileceğini değil para için ruhunu da satabileceğini ispat etti. İnsan demeye heyet rapor gereken bu şahsiyet, bu hafta eski takımına karşı forma giydi. Sadece forma giyse İngiltere'de, akdeniz ülkerindeki kadar sorunlar olmazdı ama bu insanlıktan nasibini almamış yaratık önce 72'inci dakikada eski takım arkadaşı Van Persie'nin suratına tekme attı. Bu olaydan 8 dakika sonra attığı gol sonrasında 90 metre depar atıp diğer kale arkasındaki Arsenal'li taraftarların önünde kayarak, 5 ay önce onu destekleyen insanları deli etti. Çok uzun süredir Premier League'de sahaya yabancı madde atıldığını görmemiştim. Buna üzüldüm mü? Kesinlikle hayır. Tek üzüldüğüm bu maddelerden birinin Adebayor'un kafasına gelmemesi oldu.Maçta kafasın tekme yiyen ama maça devam eden Van Persie ise maçtan sonra yaptığı açıklamada, "Eski takım arkadaşımın maç sırasında bana karşı yapmış olduğu bu akılsız ve sert müdahele için üzgün ve hayal kırıklığına uğramış durumdayım. Biz burada profesyonel olarak bir iş yapıyoruz. Bu işi yaparken zaman zaman hepimiz kendimizi kaybedebiliyoruz. Fakat bugün onun yaptığı kendini kaybetme değil, daha çok beni oyun dışında bırakabilmekti. Ayrıca golden sonra taraftarlarımıza koşarak yaptığı hareket ise çok saygısızcaydı. Bugün Adebayor gerçek yüzünü ve kalitesini gösterdi. Bugün buradan daha büyük ve ciddi bir sakatlık yaşamadan çıkmak benim için büyük bir şanstı" diyerek Adebayor'un gerçek yüzünü gördüğü için ne kadar üzüntülü olduğunu belirtti.

13 Eylül 2009 Pazar

1.50'lik Derbi

Yoğun yağış ve sel korkusunun yaşandığı bir haftasonunda insanları korku sarmıştı, o yüzden Mecidiyeköy geçtiğimiz haftalara oranla çok boştu. Hem ramazan ayında olmamız, hem hava şartları doğal olarak bu maçı derbi havasından çıkarmış, bitsede gitsek moduna sokmuştu. Mecidiyeköy'de izlediğimiz Türkiye - İspanya maçındaki heyecan ve mutluluğun 3'te 1'i bu maç için geçerli değildi.
Bu maç için bütün Galatasaray'lıların endişesi milli takımlardan gelen oyuncuların yorgunluğuydu. Ayrıca Beşiktaş kötü geçen haftaların ardından toparlanmak için 15 günlük bir fırsat yakalamıştı. Maça Galatasaray beklenen, Beşiktaş ise beklenmeyen bir kadroyla başladı. İki kadroya bakınca Beşiktaş'ın beraberliğe geldiği anlaşılıyordu çünkü maça çıkan kadroyla birden fazla gol atabilmeleri pek imkan dahilinde durmuyordu. Nihat'ı tek forvet oynatmak, Fink gibi oyunu oynayabilecek biri yerine, oyunu oynatmayacak Ekrem'i sahaya sürmek, Holosko'yu, Bobo'yu ve Nobre'yi kenarda bekletmek yorgun Galatasaray'ın çok işine gelmişti.

Maça şok bir golle başlayan Galatasaray'da çarklar, 25'inci dakikadan sonra dönmemeye başlamıştı. Çünkü takımın kalbi olan Arda tutuktu. Genç kaptanın tutuk olması kadar doğal birşey yoktu zaten. Temmuzun ortasından beri tek rotasyona girmeyen futbolcuydu takımda. 22 yaşında hem Galatasaray'ın, hem de milli takımın tüm yükünün onun omuzlarında olması, üstüne üstlük ilk kazandıramadığı milli maçta herkes tarafından eleştirilmesi, Arda'yı hem bedenen hem de ruhen yormuştu. Arda'nın defansa yardım edememesi, Kewell'ın o özelliklere sahip olmaması yüzünden ileri dörtlüden sadece Keita'nın defansa yardım ediyordu. Üstüne üstlük Mehmet Topal Galatasaray kariyerinin en kötü maçlarından birini de oynayınca orta saha Beşiktaş'a teslim olmuştu. Ama Beşiktaş'ın bunu değerlendirecek ne taktiği ne de gücü vardı. Yine de benim gibi çoğu kişi maç 1-1'e gelecek, Galatasaray uyanacak ama yinede sonra sıkıntılı dakikalar yaşanacak diye düşünüyordu. Ama Leo Franco'nun topu iyi sokmasıyla gelen şans golü hem Beşiktaş'ın gardını düşürdü hem de Galatasaray'ı rahatlattı ve ondan sonra beklenen oldu bir gol daha geldi. İkinci golde belirtmek istediğim bir konuda Mehmet Topal'ın boş kaleye gönderdiği şuttu. Tam insanlardan "Topa öylemi vurulur" sesi yükselecekti ki imdadına Rüştü yetişti.
Bu maçın en iyi oyuncusu kesinlikle Sabri'ydi. Beşiktaş'ın en korkulan oyuncusu olan Yusuf'a adım attırmadı. Mutlak poziyonları engelledi. Maçın ikinci en iyi ismi olan Keita'yla çok iyi anlaştı, çok iyi bindirmeler yaptı. Sabri'nin performansı umarım daha yükselerek devam eder. Sabri kendi kapasitesini bilip yapabileceklerini yapmaya çalışınca çok güzel oynuyor. Sabri hakkında belirtmek istediğim bir konu var. Bu maç iyi oynadığı için herkes Sabri'ye tezahürat yaptı. Tezhüratı yapan kilişerin %90'u Sabri kötü oynadığı zaman ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar. Taraftarın tabi eleştirme hakkı var ama bir hafta oyuncuyu Olmpos dağının tepesine oturup, ondan sonraki hafta tekme tokat oradan yuvarlaması çok yanlış. Bu konu hakkında demişti ki Arda "Ben Galatasaray'ı ve taraftarını çok seviyorum, bu klüp benim için hayat demek. Ama Galatasaray taraftarından bir isteğim var, beni klübümden uzaklaştırmasınlar, beni klübüme karşı soğutmasınlar". Bu akıllıca konuşmadan Galatasaray taraftarının ders almasını dilerim ama Hasan Şaş ve Bülent Korkmaz gibi iki değere bile geçen sene küfreden bir profilden der almasını bekleyemem.Kader Keita hakkında da birşeyler yazmak istiyorum. Öncelikle ilk haftalarda bu oyuncudan şüphe duyduğum için özür dilerim. Ben yıllardır bu kadar komple bir oyuncu görmemiştim. Ofansif tarafını herkes görüp övebilir ama maçı televizyondan izleyen insanların göremeyeceği ve basın tafaından hiçbir zaman takdir edilmeyecek özelliklere sahip. Her pozisyonda defansına yardım etmesi ve her kaybettiği topta, topu geri kazanmak için mücadele etmesi Keita'yı alkışlamak için yeterli bir sebep olmalı.. Bu sezon Lyon'u 2 kere izleme imkanı buldum, Keita'yı nasıl bıraktıklarını anlayamadım. Ayrıca Keita için alemci, defansa yardım etmez, takım içinde kargaşa çıkartır diyen basına da selamlar olsun demek istiyorum.Leo Franco çok güzel bir maç çıkardı. Oyuna top sokmadaki ustalığı, karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda ki yer tutması ve karşıdan gelen şutlardaki başarısı göz kamaştırdı. Ama hala benim şüphelerim devam ediyor. Bu maçta da iki tane yan ortada kale çizgisinden adım atamadı. Kanatları iyi kullanan bir takıma karşı çok başarısız bir performans sergileyebilir. Milan Baros iki gol atmasına rağmen güçsüz ve kötüydü ama o da iki önemli grup maçı yapmıştı. Servet yine iyiydi ama açık alanda Serdar Özkan'a baya pozisyon verdi ve eleştirildi. Ama eleştiren insanların dikkat etmediği konu defansın göbeğindeki oyuncunun kanatta oyuncu kovaladığıydı. Hakan Balta yerini kaybetmese Servette sol kanatta 30 metre koşmak zorunda kalmayacaktı.

Televizyondan izleyenler için maçta dikkatimi çeken bir iki olayı aktarmak istiyorum. Birincisi 55'inci dakika civarı orta sahanın iyice oyundan düşmesine sinirlenen Servet'in tüm takıma bağırmasıydı. Bu azar çok haklı ver yerindeydi. Bir diğer olay ise, Barış Özbek oyuna girdiğinde koşarak Kewell'ın yanına gitti, kendisinin sağ kanada Kewell'ın ortaya geçeceğini işaret etti. Ama Kewell kenar yönetiminin öyle söylemediğini, Barış'ın ortada oynaması gerektiğini söyleyince, Neeskens Kewell'ı onayladı. Bu olaydan bir dakika önce kenarda taktik alan Barış'ın nereye gideceğini anlamaması trajikomik bir olaydı. Ayrıca Galatasaray taraftarının Mustafa Denizli'ye tezahürat yapmasını ben yakıştıramadım. Bu klübün Uefa ve Süper kupadan sonraki en büyük başarısını yaşatan, bu takımın formasını giymiş bir insana daha saygılı davranmak gerektiğini düşünüyorum.
Maçı canlı gözle izlemeyip skoru görsem ve gazeteleri okusam, Galatasaray'ın çok rahat bir galibiyet aldığına inanacağım. Ama bence bu maç çok önemli bir uyarıydı. Çünkü bu maçın 1-1 bitmesi içten bile değildi. Tabi bu maçta Galatasaray'ın kötü oynamasının en büyük nedeni başta Arda olmak üzere takımın yorgunluğu. İlk 11'de olan Servet, Hakan Balta, Sabri, Mustafa, Arda Keita ve Baros milli takım kamplarından perşembe günü döndüler. Rijkaard ve Neeskens ikilisinin bu maçta olan eksiklikleri gördüklerine ve çözüm arayacaklarına eminim. Çünkü çözüm bulunamazsa, iyi dinlenmemiş Galatasaray'ın Panathinaikos deplasmanında işi cumartesi günkü kadar kolay olmayacaktır.

4 Eylül 2009 Cuma

UEFA Ülkeler Katsayı Sıralaması

Yukarıda gördüğünüz liste 2009-10 Sezonu için yapılan liste. Bu katsayılar yoluyla ülkelerin kaç takımla kupalarakatılacağı hesaplanırken, son 5 sene hesaba katılıyor. Görüldüğü gibi bizim en büyk rakiplerimiz Hollanda, Romanya, Portekiz ve Yunanistan. Seneye Hollanda ve Portekiz'in 5 sene önceki yüksek puanlarının silineceğini hesaplarsak, bu sene Türk takımlarının alacağı başarılı sonuçlar seneye Avrupa Ligine 4 takımla katılmamızı sağlayabilir. Ayrıca en büyük şansımız Galatasaray ve Fenerbahçe'nin gruplarında Yunanistan, Romanya ve Hollanda takımlarının olması. Bu iki takımımızın bu sene kazanacakları puanların ayrı önemi var. Bu sene 9-10 civarı bir puan kazanırsak, seneye olmasa bile ondan sonraki sene 4 olan puanımızın yerine alacağımız 8-9 civarı puan, avrupa kupalarındaki takım sayımız 6'ya çıkaracaktır.