14 Şubat 2010 Pazar

ABİTOĞLU İSTİFA

Hakemler hata yapıyorlar ve yapacaklardır da. Biz nasıl işimizde hata yapıyorsak, onlar da maç içinde hata yapabilirler. Ofsaytı görmeyebilirler, faulleri yanlış değerlendirebilirler, eli kaçırabilirler hatta çizigiyi geçmeyen topa gol bile verebilirler. Ama eğer yaptığının ismi "hata" olmaktan çıkıyorsa, o hakeme bir daha maç yönettirilmemelidir. Manisaspor-Fenerbahçe maçının 55'inci dakikasında Emre Belözoğlu kaleciyi geçiyor ve kendini yere bırakıyor. Hakem Mustafa Kamil Abitoğlu penaltıyı vermiyor hatta kart göstermeye oraya doğru yürüyor ama o an kafasından neler geçiyorsa kartı gösteremiyor. Tabiri caizse yemiyor. Ben bir futbol sever olarak o pozisyona penaltı verse daha az sinirlenirdim. Derdim ki "Açısı kötüydü, yanlış penaltı verdi". Ama o sarı kartı göstermemesinin affedilir yanı yok. Bu kadar açık bir eyyamın, şikeden farkı yok bana kalırsa. Dilerim ki böyle hakemlerden ligimiz çok acil olarak temizlenir, çünkü adaletin olmadığı yerde, güven ortamı da olmayacaktır.

10 Şubat 2010 Çarşamba

GALATASARAY - ANTALYASPOR : 3-2

Galatasaray taraftarları, hem sakatlıkların çoğalması, hem başkanın açıklamaları, hem de rakip oyuncuların sertliğin dışına çıkan oyunları yüzünden epey gerginlerdi. Geçtiğimiz senelerde bu tarz gerginlikler takımın işine yarayabiliyordu ama bu sene tam tersi takımın zararına oluyor. Maçın birinci saniyesinde ve 60'ıncı saniyelerinde sert bir faul yaparak başladı Galatasaray. Sanki "artık bizde sert oynayacağız" der gibilerdi ama bu sertlik sadece maçın ilk 3 dakikasına kadar sürdü. Kimsenin dile getirmediği bu olay yani yumuşak oyun tarzı yüzünden Galatasaray aylardır (1.11.2009 Sivas maçından beri) Ali Sami Yen'de karşı takımı baskı altına alamıyor. Takımda kimse rakibine karşı sert ve hırslı oynamıyor. İleri uçtaki oyuncular çok kırılgan, topa girmeye korkan yapıda oyuncular. Onlara karşı sert oynanınca ya toptan uzaklaşıyorlar ya da ayarı tutturamayıp kırmızı kart görüyorlar. Yine de bir yere kadar forvet oyuncuların kırılganlığını anlayabiliriz. Ama takımda defansif orta saha oynayan, zaten topu oyuna sokamadığı için tek özelliği oyunu kesmek olan Mehmet Topal'ın yumuşak oyununu anlamak mümkün değil. 90 dakika boyunca Mehmet Topal'ın yaptığı faul sayısı 3'ü geçmemiştir. Yanında biri koşarken omzunu koymaması, koluyla şarj yapmaması karşı rakibin ataklara rahat çıkmasına sebep veriyor. Ayrıca altyapıda ne eğitimi aldığını da çok merak ediyorum, ona atılan pası kontrol etmesi 3 saniyeyi buluyor ve kontrol ettikten sonra pas atacağı tarafa öyle bir dönüyor ki pası nereye atacağını anlayamamak için hayatınızda futbol izlememiş olmanız lazım. Anadolu takımlarıyla oynarken, rakibin tek silahının kontrataklar olduğunu düşünürsek, orta sahada yapılacak bir faul sonrası Galatasaray'ın defansı yerleşecek ve rakibin poziyona girmesi zorlaşacaktır. Ama hakemin uydurduğu faulleri saymazsak, Galatasaray'ın karşı takıma yaptığı faul sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
"Kör ölür badem gözlü olur" misali 2 hafta önce herkesin sövdüğü Shabani Nonda gönderilince birden kıymete bindi biliyorsunuz. Dünkü maçtan sonra da "takım forvetsiz oynadı" tantanası yine başladı. Ama insanların anlamadığı Galatasaray'ın problemi gol atma ve pozisyon bulmaktan çok kolay gol yeme alışkanlığının devam etmesiydi. Takımın ideal defans dörtlüsünün 3'ünün oynamaması ve Lucas Neill'ın yeni gelmesi belki bir bahane olabilir ama bu takımın saçma gol yeme alışkanlığı son bulacak gibi durmuyor. Ayrıca bu transfer döneminde keşke Giovani yerine Thomas Hitzlsperger alınsaydı diye de insan aklından geçiriyor doğrusu.
Maçın yıldızı şüphesiz Elano'ydu. Hem kendi oynadı, hem takımı oynattı. Takımın en hırslı ve istekli oyuncusuydu. Ama Arda, Keita ve özellikle Giovani ona eşlik edemedi. Bu 3 ismin aksine Elano'nun en rahat pas alıp verdiği adam Mustafa Sarp oldu. Çok başarılı bir maç çıkarmasına rağmen Neceti'nin attığı ikinci golde topu nasıl alamadı anlamak mümkün değil. Kader Keita'da ki form düşüklüğü devam ediyor. Sabri'siz oyuna bir türlü alışamadı. Yeteri kadar top alamayınca, aldığı toplarla da fazla fantastik hareketler deniyor. Kaptırınca hem kendi küsüyor, hem takımı küstürüyor. Ayrıca dünkü maçta yeniden gördük ki, çok büyük ümitler beslediğim Aykut, Galatasaray'ın kalesini koruyacak kalitede değil. Yediği gollerde hatası yoktu ama diğer pozisyonlarda hiç güven vermiyor, attığı degajların hiçbiri yerini bulmuyor.
Hakemlerden bir ricam var. Zaman geçiren kalecilere lütfen 90'ıncı dakikada sarı kart göstermesinler. Ya 60'ıncı dakika gibi göstersinler ya da hiç göstermesinler. Futbol kamuoyunu salak yerine koymaktan başka birşey değil. Ayrıca Sedat'ın kendi takım arkadaşının gırtlağına sarılan ve Emre Güngör'e gözü önünde tekme sallayan sonra boğazını sıkan oyuncuya kart vermemesi, Elano'ya gösterdiği sarı kart ne kadar iyi bir hakem olduğunun göstergesiydi. Yan hakemlerinde hiçbir işe yaramadıklarına dün gece yeniden şahit oldum. Bünyamin Gezer'in uzak kaldığı pozisyonlarda gözü önünde top ofsayta çıkıyor veya Arda formasından çekiliyor sessiz kalıyor. Sadece ofsayt ve taç bayraklarını kaldıracaksa oraya bir makine koyalım, onların yaptığı işin ellikat daha iyisini yapacaktır.
Değinmeden geçemeyeceğim. Ömer Çatkıç kaç yaşına geldi, hala şaklabanlık peşinde. Düşünün ki hem Galatasaray, hem Fenerbahçe, hem de Beşiktaş taraftarları bir adamdan nefret ediyor. Demek ki bu insan kendisinde biraz hatayı arayacak. Kimse iki gol atan Necati'ye, adı kasaba çıkan Yalçın'a tepkide bulunmayıp herkes Ömer'e tepki gösteriyorsa bu adamın biri kulağını çekmeli. Kulağı çekilince anlar mı derseniz, pek zannetmiyorum. Ayrıca Necati Ateş hakkında da bir iki şey yazmak isterim. Dün bir burukluk oldu içimde onu karşı takımda görünce. Çok değişik yerlerde olabilirdi şu an. Tuncay Premier League'de oynuyorsa, O da rahatlıkla oynamalıydı. Ama yanlış zaman yanlış mekan oldu. Hakan Şükür'ler Ümit Karan'lar takımdayken, Galatasaray'ın en karanlık çağında takımdaydı. Çok severdim kendisini ama ne olduysa oldu kendini bizden mahrum bıraktı. Biraz daha sakin yapıda olsaydı şu an hala takımdaydı ve belki de en önemli kozlarından biriydi.
Sonuç olarak Galatasaray'ın acil önlem alması gereken iki konu var. Birincisi sertlik. Sertlik olmadan karşı takımı baskı altına almak sadece tribünlere kalıyor. İkincisi ise şut. Hele ki forvetsiz oynanan şu günlerde uzaktan atılacak her şutun çok önemi var ama Elano hariç şut atabilecek bir oyuncu maalesef Galatasaray'da mevcut değil. Özellikle Arda avrupada üst düzey takımlara gitmek istiyorsa şutunu kesinlikle geliştirmeli. Atletico Madrid maçına kadar 1 haftalık bir ara mevcut. Hakan Balta'nın iyileşmesiyle, Caner'den daha fazla verim alabileceğimizi düşünüyorum. İlk maçın deplasman olduğunu da düşünürsek sağlam bir defans oyunuyla ve Keita, Caner, Elano eşliğinde yapılacak kontrataklarla avantajlı bir skorla Galatasaray'ın Madird'den dönebileceğini düşünüyorum ama zaten beni asıl korkutan Ali Sami Yen'de oynanacak olan rövanş maçı.

"SPORUN EKONOMİK VE SOSYAL HAYATA ETKİLERİ, KURUMSALLIK" SEMİNERİ

"Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Üniversitesi Mezunları Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği ve Galatasaray Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilecek “Sporun ekonomik ve sosyal hayata etkileri, kurumsallık ve denetimi” konulu panel 13 Şubat 2010 Cumartesi günü saat 15.00’te üniversitemizin Aydın Doğan Salonu’nda gerçekleşecektir.
Tema konuşmacısı olarak Ekonomi’den sorumlu eski Devlet Bakanı Prof. Dr. Nazım Ekren’in katılacağı panelin programı aşağıdadır.

Yer: Galatasaray Üniversitesi Aydın Doğan Salonu
Tarih: 13 Şubat 2010 Cumartesi Saat: 15.00
Program:
Açılış Konuşmaları:
-Galatasaray Üniversitesi Rektörü Sn. Prof. Dr. Etem Tolga
-TFF Başkanı Sn. Mahmut ÖZGENER

Tema Konuşmacısı:
-Prof. Dr. Nazım EKREN (Akademisyen/İstanbul Milletvekili)
Panel Konuşmacıları:
Oturum Başkanı: Eşref Hamamcıoğlu (CEO / GSK yönetim kurulu mali işlerden sorumlu eski üyesi)
- Dr. Işın Çelebi (Eski Bakan ve GSK Yönetim Kurulu üyesi)
- Prof. Dr. Emre ALKİN: “Sporda Kurumsallık ve Kulüplerin STK olarak katkıları”
- Hasan YALÇIN (Denetim Yeminli Mali Müşavirlik Denetim Şirketi): “Büyüyen ve Gelişen Spor Ekonomisinde denetimin rolü”
- Alp ULAGAY; HABERTURK Spor Yazarı"

HAYVANAT BAHÇESİ

Maçlarda, rakip takımdan insanların da bu işten para kazandığını unutan, ağzından köpükler çıkarak rakibini tekmeleyen ama kamera görünce bir anda çiçek kız Candy modeliyle "Aile Kasabı" lafına içerleyen Türk oyuncuların fotoğraf albümünü ele geçirdim. Bakınız arkadaşlar futbol değil de ne oynuyor, siz cevap verin.
Sen misin Türk futbolunun yıldızı!!!

Sen misin Socceroo'ların kaptanı!!!


Sen misin çalımlarla Türk futbolunu güzelleştiren!!!

Sen misin 6 senedir istikrarla sakatlanmadan oynayan!!!
Sadece bu fotoğrafları bulabildiğim için bunları koyabildim, yoksa daha Alex'e, Kewell'a, Bobo'ya, Colman'a atılan acımasız ne tekmeler var. Sert oynamakla ahlaksızlığı ve hayvanlığı karıştıran defans oyuncuları çoğunlukta ülkemizde. Ama yine de bir bakıma şanslıyız. Ülkemizde Amerika'da ki gibi fazla sayıda hayvanat bahçesi bulunmamasına rağmen, aç 3 büyüklerin maçlarını. Kesin çıkar türü daha keşfedilmemiş hayvanlar.

9 Şubat 2010 Salı

KÖYÜN AKILLISI

Bilgin Gökberk'de, kendisinin de dediği gibi bir "köyün delisi" modeli var ne yalan söyleyeyim. Doğruları yazan insanların genelde sevilmediği, hatta günümüzde hapislerde yattığı ülkemizde, nadir bulunan spor yazarlarından kendisi. Şahsen, kendisinin yazılarını beğenirim. Karşı çıktığım konularda mail atarım. Çoğu gazetecinin aksine maillere cevap verir, hatta önemli konularda cep telefonunu bile vermekten çekinmez.
Fanatiği olduğum "Four-Four-Two" dergisinin bu ay ki sayısında, "Ne Dediler" bölümünde Bilgin Gökberk'in de bir sözü vardı. Demiş ki Bilgin Gökberk :"Bizim kariyerimiz iki sene Akşam, dört sene Tercüman, üç sene Fotogol. Senin eleştirdiğin adamsa sekiz sene AC Milan, beş sene Barcelona, iki sene Hollanda...".
Frank Rijkaard eleştirilmeyecek diye bir olay yok ama eleştiren insan önce aynaya bakmalı. Saygıyla alkışlıyorum Bilgin Abiyi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

VANCOUVER 2010

4 senelik bir aradan sonra, benim için her zaman yaz olimpiyatlarından daha eğlenceli olan kış olimpiyatları Vancouver 2010 başlamak üzere. Bu ayın 12'sinde 22'inci Kış Olimpiyatları başlıyor. Şubat'ın 12 sinde açılış seromonisiyle başlayacak olan Vancouver Kış Olimpiyatları, tam 16 gün sürecek ve olimpiyat ateşi 28 Şubata kadar Vancouver'da yanmaya devam edecek. Olimpiyatları almak için Güney Kore'nin Pyeong Chang ve Avusturya'nın Salzburg kentiyle yarışan Vancouver, kenti iki turlu seçim sayesinde kış olimpiyatlarını düzenlemeye hak kazandı. Seçim sisteminde ilk turda ilk iki sırayı alan ülkeler son turda bir daha oylamaya katılıyor. İlk turda Güney Kore'nin 51, Vancouver'ın 40 oy almasına rağmen, Vancouver 56, Pyeong Chang 53 oy aldı ve kazanan Vancouver oldu.
Vancouver, Kanada'nın batısında bulunup ülkenin 3'üncü büyük şehridir. Kanada'nın 3'üncü büyük şehrinin nüfusunun 2,2 milyon olduğunu ve nüfus çokluğunu marifet sayan başbakanımızı düşününce, güzel ülkem için üzülüyorum hakkaten. BBC tarafından "Dünyanın en yaşanılabilir" şehri seçilen Vancouver, ismini 1790'larda şehri keşfeden İngiliz kaptan George Vancouver'dan almıştır. Film yapımcılığı konusunda Los Angeles ve New York City'den sonra üçüncü büyük şehir olması sayesinde "Kuzey Hollywood" ismiyle anılmaktadır. İklim bakımından Kanada'nın en ılıman iklimine sahiptir.
2010 Kış olimpiyatları logosu 2005'te tanıtılan, çöp adama benzeyen ve türkçe anlamı arkadaş olan "Ilanaaq the Inunnguaq"'dır. Maskotlar ise deniz ayısı olan Miga, koca ayak Quatchi ve ne idüğü belirsiz Sumi'dir. Bu yaratıkların hepsi şehrin efsanelerine ve masallarına dayanılarak üretilmiştir. 2010 Dünya basketbol şampiyonasındaki maçların Van'ın 500 km yakınında bile oynanmayacak olmasına rağmen maskotun çirkin bir Van kedisi olduğunu düşünürsek, bu 3 maskot gayet başarılıdır kanımca.
Ülkemizden 6 sporcu bu güzel organizasyona katılıyor. "6" rakamı sizlere az gelebilir ama ülkemizin 3 bir yanının denizlerle çevrili olduğunu, yüzmenin bedava olduğunu ve bilinen yüzücü sayımızın bir elin parmaklarını geçmediğini düşünürsek, bence 6 yarışmacıyla katılmamız normal. Zaten "iyiyiz" dediğimiz futbolda bile kaç sporcumuz yurtdışında oynamakta. Bu bile sporda ne kadar geride olduğumuzun başlı başına bir kanıtıdır. 3 Bayan ve 3 Erkekten oluşan kadromuzun en bilinen ismi şüphesiz Tuğba Karademir. 86'lı doğumlu gururumuz bugüne kadar bizlere çok büyük bir gurur yaşattı. Ülkemizde ünlü olmanın kötü birşey olduğunu düşünürsek yakın zamanda bizi gururlandıran bu sporcumuz, sanki çok destek olunmuşçasına ve olimpiyat ruhu bilinmeden "niye madalya kazanamıyor" diye eleştirilecektir. Yine de ne sonuç olursa olsun, kendi adıma olimpiyatlara katılma başarısı gösteren bu 6 sporcumuzu canı gönülden kutlamak isterim. Bu 6 altı sporcumuzun listesi :
  • Kelime Çetinkaya - Cross-country Skiing
  • Tuğba Taşdemir - Alpine Skiing
  • Tuğba Karademir - Figure Skating
  • Sebahattin Oglago - Cross-country Skiing
  • Erdinç Türksever - Alpine Skiing
  • Ömer Yusufoğlu - Cross-country Skiing
Çocukluğumdan beri çılgınlar gibi izlediğim, çıkan her bilgisayar oyununu aldığım kış olimpiyatlarının başlamasına sadece 10 gün kaldı. Tabii ki ne kadar kayağı sevsem de Türk genlerim sayesinde en favori ve en merakla beklediğim spor buz hokeyi. Umarım güzel bi 15 gün geçirir, bol rekorlu, bol mücadeleli bir olimpiyatlar geçiririz.

2 Şubat 2010 Salı

RAUL GONZALEZ KARAKTERİ

Real Madrid'de 1994'te başladığı profesyonel futbolculuk kariyerini, bugüne kadar aynı kulüpte sürdüren, istatistiklere göre dünyanın en büyük golcülerinden biri olan 32 yaşındaki Raul, kaptan olmanın yaşla veya kıdemle olmayacağını, hatta kaptan doğulacağını verdiği röportajda herkese gösterdi. Bu sezon La Liga'da 7, Şampiyonlar Ligi'nde de 3 maçta ilk 11'de forma giyebilen Raul ''3 aydır az oynuyorum ve bugünlerin geleceği belliydi. Geçen hafta sonu Riazor'daki Deportivo maçında birkaç dakika oynayabildiğim için memnunum. 17 yaşından beri çok açık bir kariyerim var. Bu zamana kadar yaptıklarımdan gururlu ve memnunum. Yedekte oturmama çok da önem vermemek gerek. Teknik direktör ile çok iyi ilişkim var ve görevimi ve rolümü biliyorum.'' diye açıklamalarda bulundu.

Bu açıklamalar okuyunca ister istemez aklıma ilk olarak Hakan Şükür geliyor. Türk futbolunun en önemli yıldızıyken Fatih Terim'le yaptığı araba kavgası, Ersun Yanal'la yaptığı ısınma kavgası, gol attıktan sonra Feldkamp'ın yüzüne bakmadan 16 yaşında çocuklara sarılması ve sanki Galatasaray'a 2003'te döndüğünde leblebi gibi gol atmışçasına "ben Elano ve Keita'yla oynasam çok gol atardım" gibi demeçleriyle Baros'u eletirmeleri aklımdan çıkmıyor. Saha içindeki başarıları baz alırsak Türkiye'nin Raul'u da Hakan Şükür'dür. Ama karakteri baz alırsak Hakan Şükür'ü Erol Büyükburç'la karşılaştırmak daha mümkün olacaktır. Klubün altın anahtarı verilmediği için "haklı" olarak kızgın olan Hakan Şükür, verilen klüp üyeliğini de beğenmeyip direk futbol şubesinin kendisine bağlanmasını istiyordu herhalde.

Ne Güzel demiş Raul "görevimi ve rolümü biliyorum" diye. Esasında ne kadar kolaydı onun için, zaten eleştirilen teknik direktörünü alevlere atmak. Ama yapmıyor, çünkü geçmişte yaptıklarının özelliğini ve güzelliğini biliyor, taşıdığı formanın ağırlığını biliyor. Umarım ki Arda Turan kaptan ve karakter olarak rol model olarak kendine Raul'ü, Steven Gerrard'ı alır. Yoksa kılavuzunu karga olarak seçerse, sonu malum.