25 Eylül 2009 Cuma

FORMA SATIŞIYLA TRANSFER YAPILIR YALANI

Endüstriyelleşen futbol yüzünden son 10 yılda, Fenerbahçe başta olmak üzere 3 büyük takımımız bilet gelirleri dışında gelirler aramak zorunda kaldı. Bu diğer gelirlerin en başında klüplerin kendi dükkanlarında sattıkları tekstil ürünleri, bunların en başında ise şüphesiz forma satışı geliyor. Bir Adidas çalışanıyla yaptığım görüşme sonucunda, yıllardır söylenen Roberto Carlos'un veya Lincoln'ün parasını forma satışıyla çıkardık sözünün ne kadar büyük bir yalan olduğunu sizlere göstermek istiyorum.
Şu an 3 büyüklerimizin formalarının en yüksek bedeli olarak 100 TL alalım. Bu ücretin %26'sı Adidas'a kalıyor. Elimizde kaldı 74 TL. Bu formanın maliyetine 14 TL dersek, kaldı 60 TL. Bu 60 TL'nin de vergi, lojistik gibi diğer giderleri düşersek, klübün eline geçen para bir forma satışından sadece 50 TL. İmkan ihtimal yok ama klüplerimiz bir senede 100 bin forma satsa dahi ellerine geçen para, 5 milyon TL yani yaklaşık olarak 2,3 milyon Euro.Sadece Adidas'ta çalışan biriyle görüşüp alınacak ufak bir bilgi ve ilkokul çocuğunun yapabileceği hesapla görülüyor ki forma satışıyla en fazla Mehmet Topuz'un, Tabata'nın veya Elano'nun en fazla bonservisinin 4'te 1'i alınabiliyor.

23 Eylül 2009 Çarşamba

HANGİ SÜPER LİG?

Galatasaray’ın UEFA kupasını alması ve milli takımın başarıları sonrası çıta yükseldi. Türk futbolunun lokomotifi olan Galatasaray ve Fenerbahçe’den artık her sene Avrupa kupalarında başarılar bekleniyor. Bu takımlar her sezon başında milyon Euro’lar harcayıp kaliteli ve ses getirecek transferler yapmaya çalışıyorlar. Bu takımlardan her zaman kaliteli futbol bekleniyor. Ama ne federasyon ne de basın kendi paylarına düşeni yapıyor. İki sene önce Uğur’un az kalsın futbol hayatının sonunu getirecek Konya stadında, kış mevsimlerinde korku filmlerindeki bataklıkları andıran Sivas stadında, iki hafta önce Fenerbahçe karşısındaki Bursa stadında, en önemli milli maçtaki Kayseri stadında ve dünkü Kasımpaşa stadında futbol oynatan Federasyon nasıl olurda takımlarından Avrupa’da başarı isteyebilir. Biz bile kenarları açık halı sahalarda konsantre olup oynayamazken nasıl olurda ülkelerinin milli maçlarında oynayan, Premier League’de ve Ligue 1’de yıldız olmuş, Şampiyonlar ligi finalini oynamış milyon Euro’luk oyunculardan nasıl olurda böylesine stadyumlarda konsantre olup güzel futbol oynaması beklenir. Premier League’de stadyumların çimlerinin kalitesi için bile ödül verilirken, biz niye böylesine kötü zeminlere mahkum olalım? Federasyon sponsor kovalamayı bırakıp kendi işini hatırlamazsa, ismini “Süper” yaptığı liginin kalitesini arttırmaya çalışmazsa, böylesine stadyumlarda maç izlettirmeye devam ederse daha çok futbolsever kendi ülkesinin futbolu yerine İngiltere ve Almanya gibi futbolda üst düzey ülkelerin maçlarını izlemeye kaçacaktır.
Maça gelirsek herkesin aklında maçtan önce hakemler var. Yeni başladığım yazı hayatımda hakemlerden konuşmak zaten istemiyordum, üstüne Frank Rijkaard’ın “iyi oynadığınız zaman hakemler bir maçın skorunu fazla etkileyemez” demecinden sonra kesinlikle hakem yazmamaya karar verdim. Maça hızlı başladı Galatasaray. Rakibin ligdeki durumu ve stadyumun konsantrasyon bozucu havası, Galatasaraylı futbolcuların maç oynama isteğini köreltmişti. Yenilen şok gol biraz olsun takımı uyandırsa da, takımı esas uyandıran yine Frank Rijkaard oldu. İkinci yarı yaptığı Nonda ve Keita değişikliğiyle oyunu Galatasaray’a döndürmeyi başardı Ayrıca Galatasaray’ın uyanışında Kasımpaşa’nın gereksiz sertliği de etkili oldu. Yılmaz Vural’ın “sarı kırmızılı futbolcu gördüğünüzde taban girin“ taktiği ters tepti.Ben hayatımda Shabani Nonda gibi bir futbolcu görmedim. Yedek olduğunu kabullenip her maça sonradan girip hiçbir zaman suratını asmayan, takım içinde ikilik yaratmayan, her çıktığı maçta elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir futbolcu hatırlamıyorum. Bu takımın efsane isimleri Hakan Şükür ve Ümit Karan’ın sonradan girdikleri maçlardaki surat ifadeleri ve maç sonlarındaki demeçlerini hatırlayınca, Nonda’yı bir kat daha takdir ediyorum. Sabri yine maçta göz doldurdu. Dünkü gergin ortamda Sabri’nin hiç kavga etmemesi, gücünü kontrollü kullanıp, oyuna yöneltmesiyle Sabri daha çok alkışlanacak gibi duruyor. Aman nazar değmesin. Caner’in ilk maçı olması ve Rijkaard’ın taktiğine uyum sorunu yaşaması çok normaldi. Elano maç içinde yine fazla yoktu. Ama defansif olarak takımına yardım etti. Bu sene takımda beni tek üzen isim olan Mehmet Topal formsuz oyununa devam etti. Ayhan’ın da iyileşmesiyle ilk onbiri unutacak gibi duruyor.Son söz olarak yönetimi bilet olayında gösterdikleri tavırdan dolayı tebrik ediyorum. Gocunmadan, üşenmeden gidip açık tribünde taraftarlarının arasında maçı izlediler. Kombine biletini 100 TL’ye satıp bu maçın biletini 120 TL yapan şark kurnazlarına yapılacak en güzel tepki, onlarla aynı yerde maç izlememekti.

18 Eylül 2009 Cuma

PANA - GALATASARAY : 1-3

Yine olmadı, yine basının beklentisi boşa çıktı. Sanki Panathinaikos'un her maçını izlemişçesine maçtan 3 saat önce herkesin "çok zor olacak, Galatasaray bu maçta bakalım napacak" lafları yine karşılığını bulamadı. Rakibin defansının ve şansın yardımıyla da olsa Galatasaray yine rahat bir galibiyet aldı. Çoğu kişiye göre Galatasaray yine dişine göre rakiple oynayamadı.
Yunan takımlarıyla oynarken tarihsel unsurlar yüzünden maçların sinir harbine dönüşmesi beklenir. Ama bu sefer maç çok rahat geçti. Maçtan önceki gün iki teknik direktörün şakalaşması ve Galatasaray'lı futbolcular ısınmaya yunanca "Acınız acımızdır" pankartıyla çıkarak geçtiğimiz haftasonu hayatını kaybeden taraftarları unutmaması, tribünlerin iyice agresifliğini yok etti. Ayrıca agresif kalsalarda ne olurdu bilmiyorum. Olimpiyat statlarında oynayan ekipler iç saha avantajını kullanamıyor. Bunu Olimpiyat stadı yüzünden 3 senesi cehenneme çevrilmiş bir takımın taraftarı olarak rahatça söyleyebiliyorum. Sahaya en yakın taraftarın 20 metre uzaklıkta olduğunu düşünürsek taraftarların takım üzerinde olumlu bir etkisi kaldığını söyleyemeyiz. Biz kurtulduk, darısı diğer bu eziyeti çekenlerin başına.
Dün akşamki maçtan belli oluyordu ki, Rijkaard'ın takıma gelmesiyle beraber, Galatasaray avrupadaki korku verici ismini ve karizmasını tekrar kazanmış. Bunu UEFA'nın resmi sitesinde ana sayfada 2 gün üstüste haber olmasıyla ve karşımızdaki önemli rakibin oyuna çekinerek başlamasıyla söylebiliyorum. Defansif taktikle maçı biraz yavaşlatma planıyla maça çıkan Panathinaikos'un öyle beceriksiz defans oyuncuları vardı ki karşılarında yapılacak hataları affetmeyecek yetenekte futbolculara sadece toplara dokunmak kalıyordu. Esasında Pana defansının yaptığı çoğu hata değerlendirilemedi, dün Baros çoğunu affetti. Son vuruşlarda biraz daha becerikli olsa maç 5'e 6'ya bile gidebilirdi. Ama bunun karşılığında Yunan ekibi de biraz daha şanslı olsaydı maç zora girerdi ama yine de kazanamazlardı diyebiliriz. O ışık Panathinaikos ekibinde bana sorarsanız yoktu. Leto dışında, Gilberto Silva dahil elle tutulacak transferde gündeme gelicek futbolcuları bile yoktu.
Dün gece oynanan maç, galibiyet dışında futbol olarak güzel bir maç olmadı. Bunu ilk dakikalarda bulunan gollere, rakibin kötülüğüne, Galatasaray'ın 3 önemli eksiğine (Servet, Gökhan Zan ve Arda) ve formsuz futbolculara bağlayabiliriz. İsim isim bakarsak Elano 2 tane attığı gole rağmen maçın içinde çok az gözüktü, Brezilya milli takımında oynyan bir insandan daha güçlü olmasını ve daha çok insiyatif almasını beklemek insafsızlık olmaz sanırım. Baros mutlak goller kaçırdı, Kewell formsuzdu ama aralarında en göze batıcı kötülükte oynayan Mehmet Topal'dı. Hele son 20 dakika rakiplerinin yanından yürüyerek geçiyordu. Yediğimiz golde de Karagounis'i tutarken bir anda bırakmasıyla golün mimari olduğunu söyleyebiliriz. Maçtan sonra ufak bir sakatlık geçirdiği belirtildi. Ama Mehmet Topal son 3 maçtır formsuz. Eğer eski formuna dönemezse Ayhan ve Linderoth iyileşince ilk onbiri unutması gerekebilir. Emre Aşık'la gurur duymaya devam ediyorum ve uzun yıllar daha gurur duymayı diliyorum. Sabri'nin geçen seneki ve bu seneki resimlerini yan yana koyunca ve Keita'nın çılgın güzellikteki oyununu görünce mutlu oluyorum. Arda'nın bu maçta hem kafaca hemde bedenen dinlenmesine çok sevindim. Pazartesi günkü Kasımpaşa maçından sonra da 6 günlük bir ara başta Arda olmak üzere tüm futbolculara çok iyi gelecektir.
Maçtan aklımda kalan özellikle 2 konu var. Birincisi takımın maç sabahı antreman yapmış olması. Rijkaard sayesinde yeni öğrendiğimiz uygulamalara bir yenisi eklendi. Bundan önce ilk olarak takıma kolayı yasaklamıştı, daha sonra ise kampları kaldırmıştı. Daha takımın başında sadece 12 resmi maça çıkmış bir teknik direktörün takımına başta karakter olmak üzere bunca şey kazandırdığını göz önüne alırsak, "Yabancılara çok taviz veriliyor, bizim önümüz kapanıyor" diye ağlayan ama yabancılara "Yeniköy kasabı" veya "Çeri başı" denirken ses çıkarmayan Türk teknik direktörlerin bu büyük futbol adamı ve yardımcısı Neeskens'ten başta hayata karşı duruş olarak çok dersler almaları gerektiğini düşünüyorum.
İkinci konu ise 6 hakem uygulaması. İlk 20 dakika, sahada sanki bir taraftarın geziyor gibi algılanması çok dikkat dağıtıcıydı. Alışmak biraz zor olacak ama kale arkası hakemleri uygulamasının çok yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum. Artık ne kolay kolay kendini yere atanlara penaltı şansı tanınacak, ne İbrahim Üzülmez vari dokunulduğu anda faul arayan defans oyuncuları mutlu olacak, ne de autlar, kornerler, elle müdaheleler gözden kaçıcak. Bunların hiçbiri gerçekleşmezse bile işssizliğin yüksek olduğu ülkemizde maç başına 2 insan daha para kazanacak.

Galatasaray yine ismine ve kuruluş amacına uygun bir skor aldı. Türkiye'nin avrupadaki tek gurur kaynağı olmaya devam etti. Darısı avrupa kupalarında oynayan bütün Türk takımlarının başına.

15 Eylül 2009 Salı

YAPMA BUNU TÜRK TİLEV

Sıkıcı, pozisyonsuz geçen bir maça, spikerin kötülüğü de eklenince inanınki maç hiç çekilmiyor. Dün akşam oynanan Beşiktaş - Manchester United maçında Emre Tilev'in bazı saçmalamaları aklımdan çıkmıyor bir türlü.
  • Fabian Ernst'e niye sürekli "Alman Ernst" dedi çözemedim. Takımda bilmediğimiz Kongolu Ernst mi var ya da Ernst'in nereli olduğunu yeni öğrendi de mutlu mu oldu acaba?
  • "Newcastle'dan ayrılıp United'a gelen Owen" derken acaba, Newcastle United ve Manchester United dahil İngiltere'de ki çoğu takımının adında United olduğunu mu bilmiyordu, yoksa "Hertha Berlin'i Hertha'da yendik" dediği gibi Manchester kentinin adını United mı zannediyordu?
  • Maçın başında "Bu sene kaleyi Van Der Sar'dan kapan Ben Foster" derken hiç mi gazeteleri açıp bakmamıştı, hiç mi haberi yoktu Van Der Sar'ın aylardır sakat olduğundan.
  • Owen'ın ofsayttan attığı golden sonra, "Sir Alex Ferguson'u hiç böylesine çaresizlik resmi verirken görmemiştim. Roma'da Barcelona karşısında 25 maçlık yenilgisizlik unvanını kaybederken bile böylesine çaresiz görünmemişti, böylesi dizlerini dövmemişti." demesiydi. Duyan maçta Beşiktaş'ın 4-0'ı bulmasına rağmen hala saldırdığını zannedecekti. Ayıptır ya gerçekten ayıptır.

Sevgili Emre Tilev, ben çıkıp maç anlatıyor muyum televizyonda? Yapma güzel kardeşim sen de, beceremiyorsun işte.

14 Eylül 2009 Pazartesi

HEM KATİL HEM UTANMAZ

Görgüsüz Arap zenginlerin ve kendi ülkelerine bile giremeyen Oligarkların milyonlar dökerek, İngiliz futbolunun saflığını kirletmesiyle aradaki karaktersiz futbolcular bir bir kendini belli etmeye başladı. Bu senenn en çok ses getiren transferlerinden Adebayor bu hafta sadece para için takım değiştirebileceğini değil para için ruhunu da satabileceğini ispat etti. İnsan demeye heyet rapor gereken bu şahsiyet, bu hafta eski takımına karşı forma giydi. Sadece forma giyse İngiltere'de, akdeniz ülkerindeki kadar sorunlar olmazdı ama bu insanlıktan nasibini almamış yaratık önce 72'inci dakikada eski takım arkadaşı Van Persie'nin suratına tekme attı. Bu olaydan 8 dakika sonra attığı gol sonrasında 90 metre depar atıp diğer kale arkasındaki Arsenal'li taraftarların önünde kayarak, 5 ay önce onu destekleyen insanları deli etti. Çok uzun süredir Premier League'de sahaya yabancı madde atıldığını görmemiştim. Buna üzüldüm mü? Kesinlikle hayır. Tek üzüldüğüm bu maddelerden birinin Adebayor'un kafasına gelmemesi oldu.Maçta kafasın tekme yiyen ama maça devam eden Van Persie ise maçtan sonra yaptığı açıklamada, "Eski takım arkadaşımın maç sırasında bana karşı yapmış olduğu bu akılsız ve sert müdahele için üzgün ve hayal kırıklığına uğramış durumdayım. Biz burada profesyonel olarak bir iş yapıyoruz. Bu işi yaparken zaman zaman hepimiz kendimizi kaybedebiliyoruz. Fakat bugün onun yaptığı kendini kaybetme değil, daha çok beni oyun dışında bırakabilmekti. Ayrıca golden sonra taraftarlarımıza koşarak yaptığı hareket ise çok saygısızcaydı. Bugün Adebayor gerçek yüzünü ve kalitesini gösterdi. Bugün buradan daha büyük ve ciddi bir sakatlık yaşamadan çıkmak benim için büyük bir şanstı" diyerek Adebayor'un gerçek yüzünü gördüğü için ne kadar üzüntülü olduğunu belirtti.

13 Eylül 2009 Pazar

1.50'lik Derbi

Yoğun yağış ve sel korkusunun yaşandığı bir haftasonunda insanları korku sarmıştı, o yüzden Mecidiyeköy geçtiğimiz haftalara oranla çok boştu. Hem ramazan ayında olmamız, hem hava şartları doğal olarak bu maçı derbi havasından çıkarmış, bitsede gitsek moduna sokmuştu. Mecidiyeköy'de izlediğimiz Türkiye - İspanya maçındaki heyecan ve mutluluğun 3'te 1'i bu maç için geçerli değildi.
Bu maç için bütün Galatasaray'lıların endişesi milli takımlardan gelen oyuncuların yorgunluğuydu. Ayrıca Beşiktaş kötü geçen haftaların ardından toparlanmak için 15 günlük bir fırsat yakalamıştı. Maça Galatasaray beklenen, Beşiktaş ise beklenmeyen bir kadroyla başladı. İki kadroya bakınca Beşiktaş'ın beraberliğe geldiği anlaşılıyordu çünkü maça çıkan kadroyla birden fazla gol atabilmeleri pek imkan dahilinde durmuyordu. Nihat'ı tek forvet oynatmak, Fink gibi oyunu oynayabilecek biri yerine, oyunu oynatmayacak Ekrem'i sahaya sürmek, Holosko'yu, Bobo'yu ve Nobre'yi kenarda bekletmek yorgun Galatasaray'ın çok işine gelmişti.

Maça şok bir golle başlayan Galatasaray'da çarklar, 25'inci dakikadan sonra dönmemeye başlamıştı. Çünkü takımın kalbi olan Arda tutuktu. Genç kaptanın tutuk olması kadar doğal birşey yoktu zaten. Temmuzun ortasından beri tek rotasyona girmeyen futbolcuydu takımda. 22 yaşında hem Galatasaray'ın, hem de milli takımın tüm yükünün onun omuzlarında olması, üstüne üstlük ilk kazandıramadığı milli maçta herkes tarafından eleştirilmesi, Arda'yı hem bedenen hem de ruhen yormuştu. Arda'nın defansa yardım edememesi, Kewell'ın o özelliklere sahip olmaması yüzünden ileri dörtlüden sadece Keita'nın defansa yardım ediyordu. Üstüne üstlük Mehmet Topal Galatasaray kariyerinin en kötü maçlarından birini de oynayınca orta saha Beşiktaş'a teslim olmuştu. Ama Beşiktaş'ın bunu değerlendirecek ne taktiği ne de gücü vardı. Yine de benim gibi çoğu kişi maç 1-1'e gelecek, Galatasaray uyanacak ama yinede sonra sıkıntılı dakikalar yaşanacak diye düşünüyordu. Ama Leo Franco'nun topu iyi sokmasıyla gelen şans golü hem Beşiktaş'ın gardını düşürdü hem de Galatasaray'ı rahatlattı ve ondan sonra beklenen oldu bir gol daha geldi. İkinci golde belirtmek istediğim bir konuda Mehmet Topal'ın boş kaleye gönderdiği şuttu. Tam insanlardan "Topa öylemi vurulur" sesi yükselecekti ki imdadına Rüştü yetişti.
Bu maçın en iyi oyuncusu kesinlikle Sabri'ydi. Beşiktaş'ın en korkulan oyuncusu olan Yusuf'a adım attırmadı. Mutlak poziyonları engelledi. Maçın ikinci en iyi ismi olan Keita'yla çok iyi anlaştı, çok iyi bindirmeler yaptı. Sabri'nin performansı umarım daha yükselerek devam eder. Sabri kendi kapasitesini bilip yapabileceklerini yapmaya çalışınca çok güzel oynuyor. Sabri hakkında belirtmek istediğim bir konu var. Bu maç iyi oynadığı için herkes Sabri'ye tezahürat yaptı. Tezhüratı yapan kilişerin %90'u Sabri kötü oynadığı zaman ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar. Taraftarın tabi eleştirme hakkı var ama bir hafta oyuncuyu Olmpos dağının tepesine oturup, ondan sonraki hafta tekme tokat oradan yuvarlaması çok yanlış. Bu konu hakkında demişti ki Arda "Ben Galatasaray'ı ve taraftarını çok seviyorum, bu klüp benim için hayat demek. Ama Galatasaray taraftarından bir isteğim var, beni klübümden uzaklaştırmasınlar, beni klübüme karşı soğutmasınlar". Bu akıllıca konuşmadan Galatasaray taraftarının ders almasını dilerim ama Hasan Şaş ve Bülent Korkmaz gibi iki değere bile geçen sene küfreden bir profilden der almasını bekleyemem.Kader Keita hakkında da birşeyler yazmak istiyorum. Öncelikle ilk haftalarda bu oyuncudan şüphe duyduğum için özür dilerim. Ben yıllardır bu kadar komple bir oyuncu görmemiştim. Ofansif tarafını herkes görüp övebilir ama maçı televizyondan izleyen insanların göremeyeceği ve basın tafaından hiçbir zaman takdir edilmeyecek özelliklere sahip. Her pozisyonda defansına yardım etmesi ve her kaybettiği topta, topu geri kazanmak için mücadele etmesi Keita'yı alkışlamak için yeterli bir sebep olmalı.. Bu sezon Lyon'u 2 kere izleme imkanı buldum, Keita'yı nasıl bıraktıklarını anlayamadım. Ayrıca Keita için alemci, defansa yardım etmez, takım içinde kargaşa çıkartır diyen basına da selamlar olsun demek istiyorum.Leo Franco çok güzel bir maç çıkardı. Oyuna top sokmadaki ustalığı, karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda ki yer tutması ve karşıdan gelen şutlardaki başarısı göz kamaştırdı. Ama hala benim şüphelerim devam ediyor. Bu maçta da iki tane yan ortada kale çizgisinden adım atamadı. Kanatları iyi kullanan bir takıma karşı çok başarısız bir performans sergileyebilir. Milan Baros iki gol atmasına rağmen güçsüz ve kötüydü ama o da iki önemli grup maçı yapmıştı. Servet yine iyiydi ama açık alanda Serdar Özkan'a baya pozisyon verdi ve eleştirildi. Ama eleştiren insanların dikkat etmediği konu defansın göbeğindeki oyuncunun kanatta oyuncu kovaladığıydı. Hakan Balta yerini kaybetmese Servette sol kanatta 30 metre koşmak zorunda kalmayacaktı.

Televizyondan izleyenler için maçta dikkatimi çeken bir iki olayı aktarmak istiyorum. Birincisi 55'inci dakika civarı orta sahanın iyice oyundan düşmesine sinirlenen Servet'in tüm takıma bağırmasıydı. Bu azar çok haklı ver yerindeydi. Bir diğer olay ise, Barış Özbek oyuna girdiğinde koşarak Kewell'ın yanına gitti, kendisinin sağ kanada Kewell'ın ortaya geçeceğini işaret etti. Ama Kewell kenar yönetiminin öyle söylemediğini, Barış'ın ortada oynaması gerektiğini söyleyince, Neeskens Kewell'ı onayladı. Bu olaydan bir dakika önce kenarda taktik alan Barış'ın nereye gideceğini anlamaması trajikomik bir olaydı. Ayrıca Galatasaray taraftarının Mustafa Denizli'ye tezahürat yapmasını ben yakıştıramadım. Bu klübün Uefa ve Süper kupadan sonraki en büyük başarısını yaşatan, bu takımın formasını giymiş bir insana daha saygılı davranmak gerektiğini düşünüyorum.
Maçı canlı gözle izlemeyip skoru görsem ve gazeteleri okusam, Galatasaray'ın çok rahat bir galibiyet aldığına inanacağım. Ama bence bu maç çok önemli bir uyarıydı. Çünkü bu maçın 1-1 bitmesi içten bile değildi. Tabi bu maçta Galatasaray'ın kötü oynamasının en büyük nedeni başta Arda olmak üzere takımın yorgunluğu. İlk 11'de olan Servet, Hakan Balta, Sabri, Mustafa, Arda Keita ve Baros milli takım kamplarından perşembe günü döndüler. Rijkaard ve Neeskens ikilisinin bu maçta olan eksiklikleri gördüklerine ve çözüm arayacaklarına eminim. Çünkü çözüm bulunamazsa, iyi dinlenmemiş Galatasaray'ın Panathinaikos deplasmanında işi cumartesi günkü kadar kolay olmayacaktır.

4 Eylül 2009 Cuma

UEFA Ülkeler Katsayı Sıralaması

Yukarıda gördüğünüz liste 2009-10 Sezonu için yapılan liste. Bu katsayılar yoluyla ülkelerin kaç takımla kupalarakatılacağı hesaplanırken, son 5 sene hesaba katılıyor. Görüldüğü gibi bizim en büyk rakiplerimiz Hollanda, Romanya, Portekiz ve Yunanistan. Seneye Hollanda ve Portekiz'in 5 sene önceki yüksek puanlarının silineceğini hesaplarsak, bu sene Türk takımlarının alacağı başarılı sonuçlar seneye Avrupa Ligine 4 takımla katılmamızı sağlayabilir. Ayrıca en büyük şansımız Galatasaray ve Fenerbahçe'nin gruplarında Yunanistan, Romanya ve Hollanda takımlarının olması. Bu iki takımımızın bu sene kazanacakları puanların ayrı önemi var. Bu sene 9-10 civarı bir puan kazanırsak, seneye olmasa bile ondan sonraki sene 4 olan puanımızın yerine alacağımız 8-9 civarı puan, avrupa kupalarındaki takım sayımız 6'ya çıkaracaktır.


23 Ağustos 2009 Pazar

Galatasaray - Kayserispor : 4-1

Genellikle çoğu insan pazar gününden nefret eder, çünkü herkes bir sonraki sabah işe veya okula gideceğinin farkındadır. Hava ne kadar güzel olursa olsun, gününüz ne kadar güzel geçerse geçsin bir sonraki günün kasveti, tatil gününüzü zehir eder. İşte böyle pazarlar günlerinde gönül verdikleri takımlar, imdadına yetişir taraftarının. Çünkü ne olursa olsun maç öncesi ve sonrasıyla insan gerçek hayattan 4 saat istifa eder. Tek düşüncesi takımını desteklemek ve eğlenmek olur. Benim içinde durum aynen böyledir. Bu yüzden güzel olur pazar günü maçları.

Galatasaray'ın üst üste aldığı farklı galibiyetlerin mutluluğu, tüm taraftarlarını sarmıştı. Ama basın için bu yetersizdi bir türlü. Galatasaray 34*3=102 puan ve Uefa Kupasını almadan kimse mutlu olmayacaktı. Her galibiyetten sonra "Galatasaray iyi oynadı ama ...." başlayan saçma yorumlar vardı. Son iki maçtır olan yorumsa "Kendi gücüne göre rakiple oynamadı" oldu. Sanki Barcelona ve Manchester United her hafta kendi güçlerindeki rakiplerle oynuyordu. Yorumcuların beklentisi Türkiye liginin iyi defans yapan ekiplerinden Kayserispor'un Galatasaray'a kafa tutmasıydı. Ama beklenen yine olmadı. Galatasaray yine açık farkla maçı kazandı. Maçtan sonra ama yorumlar yine aynı oldu "Galatasaray kazandı ama ...". Çok büyük bir tezat vardı olayda. Galatasaray farklı yenince rakip kötü oluyor, Galatasaray berabere kalsa veya 1 farklı yense "gördünüzmü biz demiştik, Rijkaard o kadarda iyi hoca değil" olacak. Yani Galatasaray 5-0 yensede, 1-0 yensede kötü oluyor. Benim üzüldüğüm iki konu var bunun hakkında. Birincisi bu yorumları kaale alan taraftarlar var hakkaten. İkincisi ise daha özel. O kadar üniversiteler okuduk, yabancı diller öğrendik, kendimizi geliştirdik ama bu oturdukları yerden saçma yorumlar yapıp para kazananların 10'da 1'i para kazanamıyoruz.

Maça gelirsek ben önce "çok zayıf" denilen Kayserispor'dan başlamak istiyorum. Öncelikle Mehmet Topuz'dan kurtulmaları çok hayırlı olmuş. Çünkü geçen seneki, isteksiz hallerinden kurtulup bir takım olmuşlar. Çok kuvvetli, sert ve güzel bir oyun oynuyorlar bence. Cangele, Makukula çok değerli futbolcular. Ben ilk defa Servet ve Gökhan'ın bir insan karşısında güçsüz kaldıklarını gördüm. Hem topu, hem defans oyuncularını sırtına alıp götürebilecek bir futbolcu. İlerleyen maçlarda göreceksinizki Makukula çok gol atacak ve Kayserispor ligin sonunda ilk 7 sıra içinde yer alacak.
Dönelim Galatasaray'a. Taktik, teknik konuşmak benim işim değil, ne bir antrenörlük kursuna gittim, ne de bir takımla profesyonel idmana çıktım. O yüzden maça gitmiş bir insan olarak maçtan aklımda kalanları yazmak istiyorum.

  • Leo Franco bana güven bir türlü veremiyor. Yan toplarda çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Ama tabi defansını tanıması için biraz zamana ihtiyacı var. Çünkü daha kimse kabul etmesede üçüncü haftadayız.
  • Dün ilk defa tribünlerden Sabri'ye uğultu çıkmadı. Sabri elinden gelenin her zaman en iyisini yapmaya çalışıyor, bazı maçlarda tutuyor, bazı maçlarda tutmuyor. Yani iki maç sonra dünyanın en kötü oyununu sergileyebilir, ondan 3 gün sonra muhteşem oynayabilir. Çünkü Sabri sağ bek değil. Ama amaç eleştirmek ve suçlu aramak olduğu için kimse bunu düşünmeyecek ve Sabri'ye küfretmeye devam edecektir.
  • Galatasaray taraftarı için ayrıdır altyapıdan çıkan futbolcular. Bırakın Arda'yı, Aydın, Sabri hatta Mehmet Güven'i bile çoğu kişi küçük kardeşi gibi görür. Onlara tekme geldiğinde küfür etmez, korkan gözlerle onlara bakar iyilermi diye. Aydın yıllardır herkes tarafından çok sevildi, çok güvenildi. Bu sene ona iki hocası çok güveniyor. Maçlardan sonra onu motive eden sözler sarfediyorlar. Ama bence Aydın hala oynaması gerektiğinin 5'te 1'i oynamıyor. Her an topu kaybecek gibi savsak koşuyor, pasları yerini bulmuyor. Ayrıca eski hızında da değil. Ayrıca bazen rakibine kasti kırmızı kartlık faullerde yapıyor. Kendisinin taraftar nezdinde kredisi çok fazla ama bilmelidir ki Türk taraftarlar çok tutarsızdır. Bu ülkede Hasan Şaş'a laptop fırlatıldıysa, Bülent Korkmaz'a küfür edildiyse, Rüştü Reçber arabada dövüldüyse daha belli bir başarısı olmayan genç futbolcular çok çabuk bu büyülü sahneden kaybolabilirler.
  • Herkes Mustafa Sarp'ı maçın yıldızı göstersede bence maçın yıldızı Arda Turan'dı. Yorgunluğuna rağmen inanılmaz ara pasları, takım üstündeki ağırlığı, savaşçılığı ve asist krallığıyla her maça damgasını vuruyor. Eskisi gibi tek kanatta oynamıyor, eskisi gibi çok top tutmuyor. Takım içindede saygı ve sevgi gördüğü belli. Böyle devam ederse Arda'nın Galatasaray'daki kaptanlık süresi çok uzun sürmeyecek gibi. İnşallah hak ettiği büyük klüplerde kendisini görürüz ve inşallah bu klüp Liverpool olur.
  • Mustafa Sarp'a gerçekten çok üzülüyorum. Bu kadar verimli, bu kadar özveriyle oynayan bir futbolcunun 28 yaşında büyük takıma gelmesi çok yazık. Ama yinede böyle devam ederse en aşağı 4 5 sene kendisini alkışlamaya devam edeceğiz. Tek sorunu Mehmet Topal, Linderoth ve Ayhan'ın önüne geçemeyip yedek kalırsa, kendisini formda tutabilecek mi? Bu konuda sanırım en iyi yardımı, Türk futbol tarhinin bu konudaki tek uzmanı Emre Aşık'tan alabilir.
  • Milan Baros için bütün gazeteler, yorumcular "süper oynadı" yazıyor. Bence de çok güzel oynadı, inanılmaz alan boşalttı, dövüştü, defansı hırpaladı, inanılmaz koşular yaptı. Bir forvet oyuncusunun nasıl çalışkan olması gerektiği gösterdi. Ama golleri atmayıp yine aynı mücadelede oynasaydı, kimse Baros'u beğenmezdi. Allahtan Türkiye'de hala futbolu bilen insanlar varda, Baros'a hakkı teslim ediliyor.
  • Maçı izlemediyseniz bile Elano'nun golünü ama esas golden sonraki sevinci bulup izleyin. Görüntünün insanı ne kadar mutlu ettiğine inanamayacaksınız.

Yine güzel bir skorla mutlu bir şekilde bitirdik haftasonu. Son söz olarak Keita'ya defansa yaptığı inanılmaz yardımlar için, Elano'ya attığı inanılmaz gol için, Uğur'a bizi gururlandırmaya devam ettiği için canı gönülden teşekkür eder, ABD'de olup, uzaklığa, saat farkına rağmen içinde Galatasaray sevgisini yaşatan, maçları takip eden, bu klübe katkıda bulunmya çalışan herkese selamlar ederim.

21 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray - Levadia Talinn : 5-0

Ne yalan söyleyeyim, ben bu maçın bu kadar rahat geçeceğini beklemiyordum. Milli takımımızın Estonya beraberliği, Estonya milli takımının Brezilya karşısındaki sert ve sağlam oyunu, Levadia takımının kendi liginde 20'ye yakın maç yapmış olması ve kuzey takımlarının Türk futboluna ters gelmesi beni korkutan sebeplerdi. Ama tüm korkularım 10'uncu dakikada geçti. Çünkü karşımızdaki Tallinn kentinin temsilcisi, beklediğimden çok daha kötü durumdaydı. Ne pres güçleri vardı, ne de hızlı adamları. Hele ki bir pozisyonda Gökhan Zan'ın depar atarak Tallinn'li forvet oyuncusu sollayınca içim iyice rahatladı. Gökhan Zan demişken, rakip ne kadar kötü olursa olsun, dün bana kalırsa başarılı bir maç çıkardı. Defans bloğu ve önündeki ikili artık birbirlerine iyice alışmaya başladı, bir tek Sabri'ye alışmakta biraz zorlanabilirler tabii.
Maçın adamı Abdel Kader Keita'ydı bana kalırsa. Attığı goller yüzünden demiyorum, çünkü attığı gollere bakınca birincisi rakibine çarparak girdi, ikincisi ise futbol ansiklopedisine yeni bir giriş gibiydi sanki. Hayatımda ilk defa bir çift vuruşta rakibe ve topa koşmayan bir defans gördüm. Keita'yı maçın yıldızı yapan esas etken attığı çalımlar kadar, defansa yardımlarıydı. Sabri'nin kulvarlarından yaptığı yardımlar harici, kullanılan bir korner sonrası Keita'nın sol beke kadar koşup top kapması, Keita'nın artık bu takıma alıştığının ve bu takımı benimsediğinin kanıtıydı. Hayatında ilk defa böylesine bir tribün desteği gören Keita'nın şovlarına daha yeni başladığını söylebiliriz.Takımdaki arkadaşlığı ve birbirlerine bağlılığı gösteren çok güzel resimler vardı dün akşam. Kaptanlığın yaşta değil başta olduğunu ispat eden Arda Turan'ın serbest vuruşlarda Elano'yu çağırması, penaltı olunca Keita'nın hemen tüm arkadaşlarına Baros'u göstermesi, Mehmet Topal'la Mustafa Sarp değişirlerken içten bir şekilde sarılmaları, Uğur Uçar'ın Elano'ya yumruk şovu öğretmeye çalışması, yerini bulmayan paslar sonrası pas atılan oyuncunun başarısız olan arkadaşını alkışlaması futbol adına yüzümüze gülümseme getiren hareketlerdi. Galatasaray'lı taraftarlara birkaç kelime etmem gerekiyor. İlk yarı muhteşem oynayan bir Keita vardı sahada, ona rağmen hakemin ilk yarıyı bitiren düdüğüyle tüm tribünler "Milan Baros" diye inledi. Gol atmamasına rağmen, çok güzel koşular yapan, alan boşaltan, ama morali bozulan oyuncusuna sahip çıkan tüm Galatasaray'lı taraftarlara teşekkür ediyorum. Ayrıca taraftarlar adına aklımda kalan komik birşeyi maçta olmayanlarla paylaşmak istiyorum. Maçın 50'nci dakikasında Elano, Kewell ve Mehmet Topal eski açığın önünde ısınmaya gittiklerinde, eski açıktaki taraftarların maçı bırakıp, bu üç oyuncuya yaptıkları tezahüratları yüzünden bu oyuncular ısınamadı. En sonunda bu üç oyuncu çareyi numaralı tribünün önüne kaçmakta buldular. Yalnız taraftarlara bir sitemim olacak. Sabri'yi ne kadar sevmesenizde, beğenmesenizde maç içinde sarı kırmızılı formayı giyen bir insana top her ayağına geldiğinde "oooo" sesi yükseltmek insafsızlıktır. Zaten dengeli olmayan bir futbolcuyu iyice hata yapmaya zorlamaktır. Dün kendi adıma Sabri'ye çok üzüldüm. Hem saha içinde Ayhan, hem saha dışında taraftarlar tarafından çok büyük baskı altında oynadı. Son sözlerimi Harry Kewell'a ayırmak istiyorum. Hagi'den sonra ilk defa herkesin her hareketini tebessümle izlediği, yanlış pas verse bile "vardır bir bildiği" dediği bir kişi oynuyor Galatasaray'da. Oyun tarzı, duruşuyla gerçekten hayran olunması, birşeyler öğrenilmesi gereken bir insan. Sezon sonu sözleşmesi bitiyor. Böyle bir değeri kaybetmek hem Türk Futbolu adına, hem Galatasaray adına çok üzücü olacaktır. Ayrıca Rijkaard'ın işine karışmak haddime değil belki ama kanımca rotasyon Harry Kewell hep oynadığında güzel.
Galatasaray iyi yolda, zaten kulübeye bakıp Rijkaard'ı ve Neeskens'i ve yaptıklarını gördükten sonra, başka birşey söylemek ya futbol cahilliğidir ya da art niyetliliktir.

16 Ağustos 2009 Pazar

Galatasaray - Denizli : 4-1

Cumartesi maçlarını her zaman daha çok sevmişimdir. Sonraki gün iş derdi olmadan evde maç yorumlarını okumak ve izlemek her zaman daha keyiflidir. Sonraki günün tatil olması nedeniyle maçlar daha da dolar. Bunun da etkisiyle dün akşam Galatasaray'ın maçı neredeyse kapalı gişe oynandı. Yıllardır boş görmeye alışık olduğumuz yeni açık alt tribün bile seyirci çekmeye başlamıştı. Tabii bunun başlıca sebebi Rijkaard. Maçın taktik, teknik yorumlarını herkes yazdığı için benim aklımda kalan daha değişik olayları sizlerle paylaşmak istiyorum:

  • Maçtan önce herkes ilk 11'i duyunca baltaları çıkarıp beklemeye başladı. Sanki çoğu kişi maç kötü gitsinde "ben haklıydım" demek istiyor gibiydi. Belki bir Türk hoca 4 defans oyuncusunun 4'ünü birden değiştirse canına okunabilirdi ama Rijkaard için bu geçerli değil bana kalırsa. Çünkü "Rijkaard ve Neeskens yapıyorsa vardır bir bildikleri" diyecek çok kişi var Galatasaraylılar arasında. Benim kafamdaki ideal kadroda herzaman Uğur ve Emre Güngör olduğu ve Emre Aşık'tan yana hiçbir korkum olmadığı için dünkü kadroya niye böyle yapmış deme gibi bir durumum yok. Ayrıca oldum olası kızmışımdır "şu niye oynamıyor, bu niye oynamıyor" diyenlere. Hiçbir antremanı izlemeden, performanslarını görmeden sırf isme göre adam oynatılmasını istemek bir tek sanırım Türk milletine ait bir özelliktir.

  • Barış'tan hiç haz etmeme rağmen dün beni utandıracak kadar iyi başladı maça. Çok güzel toplar kesti, oyuna iyi katıldı, kafayla gol atması an meselesiydi. Ama Barış'ın klasik sorunu olan kendini iyi futbolcu zannetme hastalığı yüzünden topu kaptırdı ve Galatasaray kalesinde golü gördü. Bu tarz maçlarda bu sorun olmayabilir ama avrupa kupası veya derbi maçlarda yapılacak bu tarz hatayı kimse affetmez.

  • Mustafa Sarp her geçen gün daha güzel oynamaya başlıyor. Hele ki 25inci dakikada kademeye girip %100'lük gol pozisyonunu engellemesi bir defansif orta sahanın yapacağı en önemli hareketlerdendi. Ama tabi böyle kilit hareketler, boş kaleye atılan goller kadar bile değer görmeyeceği için Mustafa Sarp kimseler tarafından konuşulmayacaktır.

  • Arda Turan formunu her geçen gün yükseltiyor. Bu çocuk nereye gidiyor, nasıl bu kadar güzel oynuyor şaşırmamak mimkün değil. Liverpool'da Ryan Babel yerine çok rahatlıkla oynayabilecek bir durumda. Ayrıca penaltı karmaşasında arkadaşlarını çok düzeyli ve tatlı uyarması kaptanlığın yaşta değil başta olduğunun çok güzel bir ispatıydı. Ama benim aklımda kalan Arda'nın en güzel hareketi, takım arkadaşları Arda'nın yüzüne bakarken, eliyle koşmaları gereken yeri göstermesiydi. Ali Sami Yen'de 10 sene sonra bana Hagi'yi hatırlattığı için Arda'ya sonsuz teşekkür ederim.

  • Dün maçta aralıksız 10 dakika "Milan Baros" adına tezahüratlar yapıldı. İki maçtır gol atamayan bir forvete destek verilmesi, bana futbolda gelişmiş ülkelere yaklaştığımız hissini verdi.

  • Abdul Kader Keita'dan bahsetmek gerekirse basının şişirdiği kadar iyi oynamadı. Benim için hala soru işareti olan bir Afrikalı yıldız. Allah vergisi bir yeteneğe sahip ama futbol temel bilgisinden yoksun, topu düz sürerken zorlanıyor. Ama hocasının Rijkaard ve Neeskens olduğunu düşünürsek bu sorunu kısa zamanda atlatır bence. Tüm sezon boyunca, Keita'nın yaptıracağı penaltı ve gösterteceği kırmızı kartları daha çok görecek gibiyiz.
  • Maçtan aklımda kalan güzellikler, penaltıdan gol atınca kendini kaybetmeyen Kewell düzeyli bir şekilde sevinmesiyle, kendi kalesine gol attıran Keita'nın, golden sonraki sevimli hareketleriydi. Lincoln gibi karaktersiz birinden sonra bu tarz yabancılar beni çok mutlu ediyor.
Galatasaray iyi yolda gidiyor, bu da tüm taraftarlarına umut ve güven veriyor. Daha bu takıma Elano'nun, Mehmet Topal'ın ve eğer iyileşebilirse Linderoth'un gireceğini düşünürsek Galatasaraylılar için güzel günler bizi bekliyor demektir.

3 Büyükler ne kadar büyük?

Türkiye'de 3 büyük takımımıza yanlış teknik direktörler getirilebilir, yanlış futbolcular alınabilir. Futbolun içinde her zaman hatalar olacaktır. Ama benim sinirlendiğim hataların başında Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ın ne kadar büyük olduğunu anlayamayan Avrupalı ve özellikle Güney Amerikalı futbolculara verilen saçma toleranslar geliyor. Hep aklımı kurcalayan bu konu hakkında, Lugano'nun kürkçü dükkanına dönmesiyle beraber birşeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Ve o sinirle ilk aklıma gelenleri sizle paylaşmak istedim.

  1. İspanya'da bir sezon gol kralı olmuş ( ki yüzdeye vurursak kaç tane gol kralının isimleri futbol hayatı bitmeden yok olmuştur, herkesle tartışabilirim!!!) Guiza "Ben ömrümde hiç büyük takımda oynamadım" deme cesareti gösterdikten sonra nasıl takımda yıldız muamelesi görüyor?
  2. Mehmet Topuz küsüp, iki gün antremanlara gitmeme cüretini nasıl kendinde bulabiliyor? Nasıl "BJK formasından başka forma giymem" dedikten sonra Fenerbahçe forması giydiriliyor?

  3. Lugano, Fenerbahçe gibi bir takımda oynayıp, milyonlarca euroyu beğenmeyip kaçtıktan sonra hiç bir klüp buna istediği parayı vermeyince nasıl kapılar sonuna kadar açılıyor?

  4. Nihat, İspanya'da orta sıra takımları kadrosundan bile teklif almıyor ve küçük takımlardan aldığı teklifler 750 bin euro'yu geçmezken, Beşiktaş, Fenerbahçe korkusuna nasıl 3 milyon euro verip, takım arkadaşlarına "alın size abi getirdik" denilebiliyor?
  5. Nobre gibi halı sahada bile zor oynayacak bir adama, sadece Türk pasaportu var diye nasıl 2.3 milyon euro verilip belki Türk futbol tarihinin en büyük yeteneği Batuhan'ın önü kapatılıyor?

  6. Nasıl BJK yönetimi Tümer Metin'i geri getirebilmenin yollarını arıyor?
  7. Nasıl Lincoln gibi akıldan yoksun bir Brezilyalı koskoca klübü 2 sene peşinden sürüklüyor?Nasıl "3 yıldız sözü vermiştim, alın size yıldız" deniliyor?
İster avrupalılar ligimizi izlemesin, isterlerse futbolcularımızı transfer etmesinler, ister Türk futbolu düşüşte olsun. Benim için Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray dünyanın sayılı klüplerindendir. 3'ününde sayısız başarıları ve en önemlisi klüplere karakterini veren müthiş tarihleri vardır. Beşiktaş'ın hayata karşı duruşu ve halkın takımı olma özelliği, Fenerbahçe'nin kurtuluş savaşındaki kahramanlıkları ve taraftarının bağlılığı, Galatasaray'ın neredeyse 600 senelik geçmişi ve avrupadaki başarılarını kim inkar edebilir? Bu formaların aşkına sokaklarda cebinden para verip terini akıtacak kaç insan vardır? Artık bu klüplerimizi yönetenler umarım klüplerin büyüklüğünün farkına varırlar, umarım bir sezonluk sportif başarı için Baba Hakkı'nın, Metin Oktay'ın kemiklerinin sızlatmazlar, umarım Can Bartu'ların, Lefter'lerin, Cüneyt Tanman'ların yüzlerini kızartmazlar ve bu kutsal formaları kimlere emanet edip etmeyecekleri hakkında daha çok düşünürler.

11 Ağustos 2009 Salı

Galatasaray Vefa Klübü

Son yıllarda bir gelenek oldu, Galatasaray'da futbolu bırakan kişilerin televizyonda yorumcu olup Galatasaray'a sallaması. Bu furya önce Bülent Korkmaz'la başladı; Hakan Ünsal, Hakan Şükür ve Hasan Şaş'la devam etti. Bu kişilerin, Galatasaray için efsane futbolcular olmalarının yanında, en önemli ortak noktaları Galatasaray için ağızlarından güzel birşey çıkmamasıdır. Hatta hepsi sanki ağız birliği yapmışçasına, ilk programlarında sezon için iyi dileklerin ardından, konuyla alakasız "Vefa bir semt adıymış" cümlesini kullanarak yönetimlere taş atmışlardır. Galatasaray'a çok şey kazandırdıklarını kimsenin inkar edemeyeceği bu isimlerin, iyi okullarda okumuş, master yapmış şirket müdürlerinin hayal edemeyeceği kadar milyonlarca lirayı, şanı ve şöhreti Galatasaray sayesinde kazandıklarını bilmesek her spor programında göz yaşlarımızı tutamayacağız.Bu üzüntü veren dramanın en acıklı bölümü ise geçen sene Alper Tezcan'ın UEFA madalyasını satması oldu herhalde. Her televizyon programına çıkıp ağladı "Galatasaray bana sahip çıkmadı" diye. Halbuki ayağının kırıldığı sezondan sonraki 3 sezon Galatasaray'ın sözleşmeli futbolcusuydu kendisi. Nadir olanın 20 yaşında bir futbolcunun ayağının kırılması değil, bir türlü futbola dönememesi olduğunu düşünmüyordu kimse. Tek söyleyen "Galatasaray ne kadar vefasızdı!!".
Hakan Şükür'ün en son yaptığı "Keita ve Elano'yla çok gol atardım" lafını baz alırsak -ki Hakan Şükür'ün Keita ve Elano'nun 2'den fazla maçını izlediğine kimse beni inandıramaz- Galatasaray'a 5 sene hizmet etmiş her futbolcu, kendisi futbolu bırakana kadar Galatasaray'da oynamalıydı. Yani forvetin hala Hakan Şükür, Ümit Karan, orta sahanın hala Suat Kaya, Okan Buruk, sol bekin hala Hakan Ünsal, teknik direktörün hala Cevat Güler olması gerekiyordu. Çünkü onlara göre Galatasaray bir vefa klübüydü.Küçük bir hesap yapıp Galatasay'ın spor branşlarını ve her sene teknik kadro ve sporcu adetlerini düşünelim. Buna göre:
  • Futbol 40 kişi
  • Basketbol 25 kişi
  • Voleybol 20 kişi
  • Sutopu 20 kişi
  • Yüzme 20 kişi
  • Yelken 20 kişi
  • Kürek 20 kişi
  • Atletizm 20 kişi
  • Binicilik 10 kişi
  • Judo 10 kişi
  • Briç 5 kişi

Bu adetler bir sezon için Galatasaray'daki profesyonel sporcu ve teknik adam sayısı olduğunu varsayarsak toplamda 210 kişi eder, ki bu rakamda ne tesis çalışanları, ne de yöneticiler vardır. Son 50 seneyi varsayarsak düz hesapla 210*50=10500 kişi eder. Buna tesis çalışanlarını, eski yöneticileri eklesek bu rakam 11000'e çıkar. Bu sayıyı dörde bölelim, etti 2750 kişi. Galatasaray klübünün bu 2750 kişinin dertleriyle, sağlığıyla uğraşması için nasıl bir bütçe ayırması, nasıl bir organizasyon kurması gerektiğini bana anlatabilecek bir "Vefa Mühendisi" varsa başımın üstünde yeri var.

Şu anki televizyon yorumculuğu işi, zamanında el üstünde tutulmuş, egosu yüksek insanlar için biçilmiş kaftandır. Çünkü artık sokaklarda eskisi kadar üstüne saldırılmayan insanlar, bir şekilde revaçta kalmalıdırlar. Bu insanlarında, insanların aklında kalması için en güzel yol, televizyonda eski klüplerine sallamalarıdır.

Bu insanların kendilerine sormaları gereken iki soru vardır. Şu an için sormaları gereken: "Neden 90'lı yıllardan beri Galatasaray'da oynyan o kadar futbolcudan bir tek biz televizyonlarda ağlıyoruz, neden en yakın arkadaşımız Ergün Penbe bizim kadar ağlamıyor?"olmalıdır. 20 yıl sonra sormaları gereken ise "Neden bizim ismimiz unutuldu, neden bir Metin Oktay, neden bir Lefter, neden bir Can Bartu olamadık?" olmalıdır.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

2009/10 Sezonu öncesi Fenerbahçe

Geçen başarısız sezonun ardından Fenerbahçe'de çok şeylerin değişmesi gerektiği aşikardı. En başta Zico sayesinde gördüğümüz takım içi dostluğun ve saygının geri gelmesi gerekiyordu. Geçen sene yapılan Aragones tercihinin ne kadar hatalı olduğu bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Aziz Yıldırım gibi efsane bir ismin bile karşısında muhalif sesler çıkmaya başlayınca, başkanın belli sözler vermesi gerekiyordu. Ve hepimiz biliyoruzki çoğu Fenerbahçe taraftarı için önemli olan avrupa değil, Türkiye ligi başarısı, hatta ondan öte Galatasaray galibiyetleri. Bu hedef doğrultusunda hem Türkiye'yi hem klübü çok iyi tanıyan Daum ve Koch ikilisinden iyi bir isim benim aklıma gelmiyor. Daum'un ne kadar iyi bir taktisyen, Koch'un da ne kadar iyi bir kondisyoner olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yüzden Daum hamlesiyle bence Fenerbahçe'nin şampiyon olacağı garanti olmasada, şampiyonluk yarışının içinde olacağı garanti. Aziz Başkanın hele bu iki ismin yanına Aykut Kocaman gibi tüm futbol camiası tarafından sevilen, futbol bilgisi üst düzeyde bir insanı getirmesi kağıt üzerinde başarılı bir hamle. Ama yinede sportif direktör Aykut Kocaman aşısının tutacağını hiç zannetmiyorum, çünkü eğer klübe bir sportif direktör getiriyorsan futbola hiç karışmayacaksın. Hepimiz biliyoruz ki Aziz Yıldırım futbola karışamadan duramaz ve en son Mehmet Topuz olayında olduğu gibi takım içine çok müdaheleleri olacaktır. Böyle bir ortamda sportif direktör, otel ve kamp ayarlayan bir çalışandan öteye gidemez. Ayrıca sadece futbolla ilgilenen bir insana niye "sportif direktör" denir hiç anlamam.
Gelelim yeni transferlere. Geçen sezonki başarısızlığın izlerini silebilmek için yapılan bir sürü transferle, sezona başlayacak Fenerbahçe. Geçen seneki sakatlık ve cezalılar varken ki kadro eksikliği akıllara gelince, bence çok adette transfer yapmak mantıklıydı. Defansa Bekir, Bilica, orta sahaya Mehmet Topuz, Özer (ki bence en iyi transfer), Christian, Andre Santos şimdilik yapılan transferler.

  • Bekir İrtegün : Benim yerli defans oyuncuları arasında en beğendiğim isimlerden birisi. Fenerbahçe'ye çok katkı yapacağını tahmin etmeme rağmen hazırlık maçlarında ve avrupa kupası maçlarında Daum tercihini Önder ve Bilica ikilisinden kullandı. Bu ikiliye Lugano sorunu çözülünce onunda gelmesiyle, Bekir 4üncü tercihe düşücek ve 2 sezon içinde yine anadolu takımları yolu açılacak gibi gözüküyor. Ama tabii sezon uzun, Bilica'nın çok dengeli olmadığını düşünürsek bence iyi bir Bekir hem Bilica'dan hemde Önder'den daha iyi seçenek olacaktır.

  • Fabio Bilica : Bence Fenerbahçe'nin en kötü transferi. Bülent Uygun'un iyi bir reklam kampanyası sonrası elinden çıkardığı bir isim. Kapanan küçük takımlarda sert oynayan iyi defans oyuncuları, maçta geniş alanda az pozisyon alan büyük takımlara gelince hep sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Süper kupa maçında maçın ikinci yarısında İsmail Köybaşı'nı tüm saha boyunca takip edip müdahale edememesi ve faul bile yapamaması bu oyuncunun Fenerbahçe'de ilk 11'de oynamamasının işaretidir bana kalırsa.

  • Mehmet Topuz: Transferinin oluş biçimi, bonservisi, aldığı ücret ve duygusal karakteri sezon öncesi geleceğe ümitle bakmamızı engelliyor. Daha ilk ufak problemde kendisine klübünün 2 gün ulaşamaması, antremanlara çıkmaması keyifleri kaçırdı. Bu sefer araya Aziz Yıldırım girip tatlıya bağladı ama 2inci veya 3üncü olayda Mehmet Topuz sorunu daha büyür.

  • Özer Hurmacı: Sakatlık yüzünden yaz kampını kaçırdı, kurulan planların içinde belki olamadı ama ileride Fenerbahçe'nin en önemli isimlerinden biri olacağını düşünüyorum. Hatta Fenerbahçe'nin 1 ön libero ve 3 orta sahalı sisteminde, Özer iyileştiğinde Emre'yle beraber takımın değişmezleri olacağını iddia edebilirim.

  • Andre Dos Santos: Kim ne derse desin, Brezilya milli takımında oynayan bir insanı çok eleştirmek ayıp olur. Sadece eleştirilebilecek konu sol açık diye alınan adamın sol bek olması. Aynı hata Deivid'de yapılmış ama şansa aşı tutmuştu. Dos Santos'un biraz daha zamana ihtiyacını olduğunu düşünüyorum. Tek sorun eğer Dos Santos, Roberto Carlos'u keserse, bu takım içinde dengeleri bozabilir.

  • Christian Baroni: Futbolun kalecilikten sonra en nankör bölgesinde oynayan defansif orta sahalar, Türk insanları tarafından sevilmez. Çünkü bu insanlardan hem defansa yardım etmesi, hem sürekli koşması, hem inanılmaz ara pası atması, hemde uzaktan gol atması beklenir. Halbuki DMC dediğimiz bölgede oynayan insanların marifetleri televizyondan izlenince anlaşılmaz. Çünkü esas marifetleri topsuz oyunda durdukları ve korudukları alandır. O yüzden eminimki Christian 6 7 maç sonra eleştirilecek, hatta bu adama Dos Santos'un bonusu denilecek. Aklı selim Fenerbahçelilerin bu futbolcuya takım arkadaşlarını tanıması için en az 15 maç vermesi gerekiyor.
Fenerbahçe'nin en büyük sorununa gelirsek Uche'den beri, Luciano olsun, Lugano olsun Fenerbahçe'nin defansı her zaman çok yetenekli ve lider özellikli bir kişiye emanet edilirdi. Bu sene Lugano'nun şımarıklığı ve Aziz Yıldırım'ın inadı yüzünden Fenerbahçe'nin gizli kahramanıyla ipler kopma noktasına geldi. Lugano, hem Tuncay'ın gidişiyle takımı ve taraftarı ateşleyen, hemde bir defans oyuncusu için çok fazla gol atan bir oyuncuydu. Ne yapıp edilip anlaşılmazsa Fenerbahçe'nin defansın göbeğinden çok sıkıntılar çekeceğine inanıyorum. Ayrıca hala savaşçı bir orta sahası olmadığını düşünüyorum. Emre, Özer, Mehmet, Alex, Christian, Kazım bunların hiçbiri pres yapan, maça benliğini koyup, olumlu yönde çıldıran insanlar değil. Zaten güçlü olmayan bir defans, orta sahasından da yardım alamazsa güçlü takımlar karşısında Fenerbahçe çok zorlanabilir.
Bu sene Daum'un gelişiyle Colin Kazım'ın çıkış yapacağına inanıyorum. Fenerbahçe'nin kadrosundaki tek sağ açık olduğunu düşünürsek ve eğer Fenerbahçe kanatları kullanacaksa Kazım'ın en az 25 maç ilk 11'de oynayacağını öngörebiliriz. Ama Kazım'ı bekleyen bir tehlike, bir iki maç kötü oynadığında, vurdum duymaz tavırları hem taraftarın hemde Emre gibi takımda güç gösterisi yapmayı seven kişilerin hedefi haline gelebilir. Önder'in de çok iyi bir sezon geçireceğine inanıyorum, geçen iki sezonda kaybettiği güveni Daum'un gelişiyle geri kazandı, ayrıca milli takıma seçilmesi pastanın üstüne krema oldu. Gökhan Gönül ve Alex yine bildiğimiz gibi. Sezona çok iyi başladılar. Bu sene takımı sırtlarında taşıyacaklarının sinyallerini verdiler. İkisi içinde bir söz söylemeye gerek yok.

Hiçbir idmanı izlemeden, kafadan ilk onbir yapmak, "şunu nasıl oynatırsın" demek çok büyük bir hata olsada yinede sizlere aklımdaki bir 11'i yazmak istiyorum. Özer'in fiziksel, Mehmet Topuz'un zihinsel sakatlıklarından ötürü, şu anki onbirde yoklar. Ama yazımda da belirttiğim gibi Özer iyileştiğinde, Christian ve onun önünde Dos Santos, Emre ve Özer üçlüsünün banko oynayacağına inanıyorum.
Sezon öncesi kesin olan birşey var, Fenerbahçe Aragones'in gidişiyle güzel bir hava yakaladı, en azından futbolcuların yüzü gülmeye başladı. Bu bile Türkiye'nin en güçlü 2 kadrosundan biri olan Fenerbahçeyi şampiyonluğun en büyük adaylarından biri yapmaya yetecektir.

9 Ağustos 2009 Pazar

Gaziantepspor - Galatasaray : 2-3

Galatasaray için şanssız bir fikstürle başlamıştı lig. Herhalde kime sorsalar, ligin ilk haftalarında Antep deplasmanına gitmeyi kimse tercih etmezdi. Ama yinede 4 tane resmi maç yapmanın verdiği moral ve kondisyonla bu önemli virajdan başarıyla çıkabildi Galatasaray. Öncelikle kendi tahminimce geçen sene Sivasspor'un yaptığı çıkışı, bu sene Gaziantep ve Bursa'dan yapacak.. Gaziantep özellikle sağ ve sol bek problemlerini halledince çok takımın canını yakacak gibi. Özellikle golü atan yeni transfer Julio Cesar çok iyi bir futbolcu, seneye transfer döneminde Tabata hakkında yapılan dedikoduların hepsi Julio Cesar hakkında yapılacak gibi. Teknik direktörleri Jose Cuceiro'da bence çok başarılı bir isim. Özellikle Batuhan olaylarında karakterli duruşu çok insana örnek olmalı. Uzun süre Gaziantep sporun başında kalır umarım.
Maçtan benim aklımda kalan en önemli olay Keita yerde kıvranışıydı. Henüz 26 yaşındayken Espanyol kaptanı Jarque'nin kalp krizi yüzünden bir gün önce öldüğü haberini aldıktan sonra yürekler ağızlara geldi, Keita'yı yerde görünce. Ama Allahtan kötü bir sonla karşılaşmadan Keita oyuna devam edebildi. Keita'nın oyununa gelince daha eski hızını yakalayamamış ama 20 gündür idman yaptığını düşünürsek bu çok doğal. Dikkat çeken en önemli özelliği karşısındaki defans oyuncusunun sabit ayağının tarafına topu atıp çalım atabilmesi. Bu özelliğiyle ilk 10 maçta çok adam geçer, sonraki maçlarda ise çok tekme yer.
Maçın yıldızı iki asist ve bir golüyle yine kaptan Arda Turan'dı. Geçen senelerde kanattan başka yerde oynayamaz denilen Arda'dan, Frank Rijkaard ve Johan Neeskens ikilisi inanılmaz bir maestro yaratma yolunda ilerliyorlar. Herşey böyle güzel gitmeye devam ederse Arda'nın ismi Everton veya Dortmund'la değil, Milan veya Chelsea gibi bir üst kademe takımlarla geçecek gibi görünüyor. Ayrıca başarılı istatiistiklerinin yanında, esas defansa yaptığı yardımlar, kayarak top kapmalar Arda'nın futbolunu büyütüyor.Netanya maçının yıldızı Aydın dün beklenen görüntüsünden yine uzaktı, ama yinede biraz şanslı olsa maçı 1 gol 1 asistle bitirebilirdi ve öyle olsaydı bugün eleştirenlerin hepsi Aydın'a Türk futbolunun yeni yıldızı damgasını yapıştıracaktı. Aydın'ın en önemli eksikliği hırs, bu konuda acil olarak birşey yapmalı. Mustafa Sarp'ı çok beğendim biraz daha fazla maç yapınca daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu düşüncelerimin tam tersini Gökhan Zan için söyleyebilirim. Karşıdaki takımlar iyileştikçe, Gökhan Zan daha da kötüleşecek.

Maçın en komik anı Sabri'nin yaptırdığı penaltıdan sonra hakeme itirazıydı. "Ama topa ben değdim" diye itiraz etmesi Türk futbolununmu, altyapıdaki hocalarınınmı, yoksa tamamen kendi başarısımıdır bilemiyorum. Ayrıca Penaltı verildikten sonra Gaziantep'li futbolcunun Sabriyle itiraz ediyor diye kavga çıkarması sanırım bir tek Türkiye liglerinde görülecek hareketti.

Maçın en çirkin anı ise 90'ıncı dakikada hakemin Arda'yı ittirmesiydi. 17 senedir bilinçli olarak maç izlediğimi varsayarsam toplamda minumum 500 maç izlemişimdir. Ama ilk defa bir hakemin "hayırr illa bu yandan çıkacaksın" diye bir oyuncuyu ittirdiği gördüm. Bu Türk hakemlerinin ilkokullardaki sevilmeyen sert öğretmen modeline bürünmlerine gıcık olduğum kadar çok az şeye gıcık oluyorum sanırım.
Dün maç sonunda Rıdvan Dilmen'in saçmalamaları artık iyice abartıya kaçtı. Tobol maçından sonra " bu Galatasaray ilk 4'e giremez" dedikten sonra, Galatasaray her maçında 2'şer gol yiyebilir yorumunu yapınca Galatasaray'ın yediği golleri düşündüm. Biri neredeyse dünyanın en güzel gollerinden biri, öbürü ise futbol bilmeyen bir bekin saçma hatasından yenilen bir goldü. Rıdvan Dilmen'e göre her maçta böyle anormallikler Galatasaray'ı bulacak, hele karşıdaki takımlar organize golde atarlarsa, Galatasaray her maç 5 yiyecek demek oluyor. "Ne kadar çok konuşursan, o kadar çok hata yaparsın" babamın en sevdiğim öğütüdür. Bir insana dünyanın en iyi yorumcusu yaftası yapıştırılırsa adamda ne yapsın 90 dakikalık programı doldurmak için bildiğinden daha fazla konuşması gerekiyor.
Yinede sezonun ilk maçı olduğunu düşünürsek göze hoş gelen, hırslı bir maçtı. Umarım Gaziantep sorunlarını halledip çok daha iyi bir takım olma yolunda ilerler, umarım bir daha hiçbir futbolcu saha içinde ölüme yaklaşmaz.