14 Ekim 2010 Perşembe

gerçekten buralARDAmıyız????


Çoğunuz biliyorsunuzdur bu çocuğu ne kadar sevdiğimi. Oğlumun adı bile Arda olacaktır çok büyük ihtimalle. Sırf Arda'yı değil altyapıdan çıkan bütün çocukları, Sabrisini, Aydın'ını, Mehmet Güven'ini, Ferhat'tını çok seviyorum, başka takıma gidenleri hala takip ediyorum bir baba yüreğiyle. Onlar evden uçtu diye onları evlatlıktan reddetmem. Sanki hepsini ben kendi ellerimle yazdırdım Galatasaray'ın altyapısına, sanki ben büyüttüm onları. Çocukların arasında ayrım olmaz ama Arda çok başka. Onun ayrı bir yeri var kalbimde. Bu çocuk akıllı, komik. Öbürküler gibi Türkçe konuşurken zorlanmıyor, ifade sıkıntısı çekmiyor, söylemek istediklerini korkmadan söylüyor. Ama kimse bu çocuğun değerini bilmiyor. Şerefsiz basını ve rakip takımları (ki dünü olaydan sonra bütün rakip takımların taraftarları Arda'ya destek veriyor) geçtim, kendi taraftarı ve yönetimi de bu çocuğun değerini anlamıyor. Babalık yapması gereken yönetim, gerekli açıklamayı anca Arda yaptıktan sonra yapıyor, taraftar Arda ağladıktan sonra galeyana geliyor.

Bu şerefsiz basın kendi çıkarları uğruna yatak odasına bile girdiler çocuğun artık. Düşünsenize biri sizin kız arkadaşınızın, kardeşinizin, eşinizin fotoğrafını gazeteye basıp altına "Çok sevişmekten sakatlandı" yazabiliyor. İki sene önce televizyonlarda herkesi güldüren, zekasına hayran bırakan çocuk, artık televizyon karşısında ağlıyor. Arkasında durulmalı, destek verilmeli, gerekirse kapısının önünde yatılmalı bu çocuğun. Çünkü bu çocuk gerçek bizden olan, bizim öz kaynağımızdan olan Sabri'yle beraber tek çocuk. Bu çocuğun değerini bilin, çok sevin bu çocuğu. Çocuğu sahipsiz, ailesiz, arkadaşsız zannediyorlar. Çıkın kabuğunuzdan. Gösterin gücünüzü. Dediğiniz kadar güçlü müsünüz? Şimdi gösterme, şimdi UYANMA vaktidir.

3 Eylül 2010 Cuma

TT ARENA KOMBİNE BEDELLERİ



Alın size 1,5 Senelik satılacak kombine biletleri fiyatları. Satışa başlangıç tarihi yüksek ihtimalle 20 Eylül.

2 Eylül 2010 Perşembe

JOVANOVIC YALANI


30.08.2010 günü Galatasaray'ın resmi internet sitesinden yapılan açıklama :"
Zorunlu Açıklama

Bu akşam saatlerinde internet sitelerinde yer alan bazı haberlerde kulübümüzle kontrat imzalamak üzere İstanbul’a geldiği iddia edilen Branislav Jovanoviç’le bu sezonla ilgili olarak herhangi bir transfer görüşmemiz olmadığı gibi söz konusu futbolcuyla kontrat imzalayacağımız yönündeki haberler de gerçeği yansıtmamaktadır.
Spor kamuoyunun bilgisine sunulur.

Galatasaray Spor Kulübü"

Şimdi de 02.09.2010'da Adnan Polat'ın NTVSPOR'da yaptığı açıklama:

"
Biz Belgrad'a gittiğimizde, Prekazi bana bu oyuncunun kasedini verdi. Ben de bunu teknik heyete verdim izlediler. Rijkaard bana "Bu iyi bir futbolcu fakat, son 4 senede 30 maç oynamış, bunun nedenini bulmamız lazım. 24 yaşındaki iyi bir futbolcu ancak sezon başına 7-8 maç oynamış. Bu çok düşük bir rakam." dedi. Biz tabii transfer yoğunluğundan Prekazi'yi davet edemedik. Sonra telefonla konuştuk, İstanbul'a davet ettik. Bana Prekazi'nin söylediği "Jovanovic'in bonservisi elinde, menajeri de yanımda alıp getireyim".. Aldı, geldiler. Florya'da ağırladık, bana Prekazi'nin söylediği "Bu futbolcu çok iyi bir futbolcu, menajeri burada siz konuşun. Ben işin ekonomik taraflarına karışmam" şeklindeydi. İki tane menajeri vardı, onlara Rijkaard'ın sorduğu soruyu yönelttim. "Neden bu futbolcu 4 sezonda 30 maç yapmış". Onlar değişik açıklamalar yaptılar, kendi kulüpleri içindeki teknik heyetin, başkanların, değişik insanların politikaları yüzünden böyle olduğunu söylediler. Bu cevap bizi tatmin etmedi. Bu arada futbolcunun bonservisine 1 milyon dolar, kendisine de yıllık 500 bin dolar istediler. Biz de şöyle bir teklifte bulunduk "Biz futbolcunun 500 bin dolarını verelim, bunu sezon sonuna kadar 300 bin dolara kiralayalım, eğer beğenirsek seneye 1 milyon dolar verip satın alalım", yani onların 1 milyon dolar istedikleri oyuncunun bonservisine 1 milyon 300 bin dolar verelim dedik. Menajeri şöyle bir baktı ve "Kiralık olarak siz bize 500 bin euro verin, sezon sonu almaya kalkarsanız 1 milyon euro verin" bir anda teklif 1.5 milyon euroya çıktı. Biz de dedik "Peki biz bunu kime ödeyeceğiz", o da dedi "Bana ödeyeceksiniz", biz de dedik "Kusura bakmayın karşımızda bir kurum olmazsa böyle bir parayı ödeyemeyiz. Ayrıca 1 milyon dolardan 1 milyon euroya nasıl çıkartıyorsunuz bu teklifi?" dedik. "Siz kiralamak istiyorsunuz" dedi. "Peki" dedik, ve onları oteline geri gönderdik. Prekazi'nin kırgın olması için bir neden göremiyorum çünkü, Prekazi işin ekonomik tarafına karışmadı, böyle bir yaklaşımdan sonra da bizim o futbolcuyu almamız söz konusu değildi
"

Sadece 2 gün olmuş. Hakkaten bravo.

31 Ağustos 2010 Salı

ZVJEZDAN MISIMOVIC


En sonunda yazarları ikiledik. İşte eski gazeteci, Türkiye'nin ilk bahis yazarı ve daha önemlisi çocukluk arkadaşım Selim Suner'in ilk yazısı:

Almanya'nın Münih kentinde doğan, ailesinin kökeni Bosna Hersek'in Sırp ağırlıklı bölgesi (aynı zamanda Sırp Cumhuriyeti sınırları içindeki...) Bosanska Gradiska olan bu futbolcunun eşi ise Makedon (Skoplje'li). Tanıdık bir isim Elvir Baljic tarafından Bosna Hersek futbolu için ne kadar önemli olduğu, vakti zamanında "Misimovic, Susic kadar kaliteli" cümlesiyle özetlendi. Bilmeyenler için hatırlatalım, Safet Susic, ülke tarihinin en önemli 2. futbolcusudur (Asim Ferhatovic'ten sonra) ve Bosna'da efsanedir. Ne kadar kilit bir oyuncu olduğuyla ilgili bir başka demeç de milli takımdaki eski hocası Miroslav Blazevic'ten gelmişti: "Misimovic, takım için benden daha önemli." Blazevic bu demeci, Misimovic'le yaşadığı polemiklerin ardından istifa ederken vermişti. Gerçi istifa kararının ana sebebi Misimovic değildi ancak aralarında yaşanan gerginliğin sebebine değinmekte de fayda var. Bosna Hersek, Türkiye'yi geçip dünya kupası'na katılmak için barajda Portekiz'le eşleşmişti. İlk maçta Misimovic, standartın çok altında performans gösterince Blazevic, kendisini Bosnalı Sırplar'ın tehditleri yüzünden (ki bizzat Sırp Cumhuriyeti'nin lideri Milorad Dodik'in Misimovic'i aradığını ve tehdit ettiğini söylemişti) takımı sabote etmekle suçlamıştı. Bu suçlamaya sert tepki gösteren Misimovic ikinci karşılaşmada da sakatlığını gerekçe göstererek oynamamıştı. Misimovic'in, Sırplar'ın baskısı altında olduğu ve hatta Sırbistan milli takımı'nda oynamadığı için de tehditler aldığı bölge medyasında sık sık yazılıp çizildi. Sırp-Boşnak polemiklerinden her fırsatta kaçınmaya özen gösteren Zvjezdan milli takım tercihi ve sonrası ile ilgili hemen her röportajda şu benzer cümleleri kurdu: "Bosna Hersek milli takımı'nı seçtiğim için kesinlikle pişman değilim. Sırbistan-Karadağ genç milli takımı'nın formasını giymiştim. ancak Bayern Münih'teyken Hasan salihamidzic bana geldi ve bosna için oynamak isteyip istemediğimi sordu. Görüştük ve bana gösterilen yaklaşımdan çok memnun kaldım. O gün verdiğim kararın da hala arkasındayım."

Hayatı boyunca seyrettiği en iyi futbolcunun Zinedine Zidane olduğunu belirten Misimovic'in liderlikle ilgili görüşleri de (bu kısım galatasaray'daki takım içi dengeler düşünüldüğünde önemli) şöyle: "oynadığım mevkii itibariyle illa ki oyun içinde liderlik yapmam gerekiyor. ancak futbol harici herhangi bir önder olmakta gözüm yok. Kimin 'büyük adam' olduğu da umrumda değil. Önemli olan oyunun lideri olmak ve takımı galibiyete taşımak." Enteresan bir transfer Zvjezdan Misimovic... Kariyerinin parlak günlerinde, bir transfer döneminin son gününde Galatasaray'a geldi. Balkan kökenli, Almanya eğitimli. Galatasaray'daki geleneksel yabancı düşmanlığından nasibini almaz, kendisi de fark yaratma konusunda istekli olursa hasta adamın ayağa kalkmasına yardımcı olabilir. Borges'in blogunda yazdığı bir yoruma da tamamen katılıyorum: "Yanındaki futbolcuların oyununu da güzelleştirecek bir adam Misimovic. Yine de klasik on numara özellikleri gösteren Misimovic'in etkili olabilmesi için defansın önünde oynayan ikilinin iyi performans göstermeleri şart. Bunun için de çok beğendiğim Lorik Cana'nın formunu bulması gerekiyor öncelikle. Ve bir kötü haber: Cana formunu bulsa bile, yanında yine Sarp-Ayhan-Barış üçlüsünden biri illa forma giyecek."

20 Ağustos 2010 Cuma

OLMUYOR İSTESEM DE

Kafamda binbir soru. Hatayı arıyorum, bir sürü. Çözüm veya çözüm yaratacak insan arıyorum, şu an itibariyle sıfır. Ne olacak, işler nasıl düzelecek bilemiyorum. Yönetimi düşünüyorum, başım ağrıyor; Futbolcuları düşünüyorum, kalbim ağrıyor. Teknik kadro'nun da suçu en az onlar kadar. Bölge bölge, isim isim bakıyorum heryerde çatlaklar var :
• Aklım ermiyor Galatasaray'ın kalesinin Aykut'a teslim edildiğine. Yan topları zayıf, zamanlaması zayıf, arkadaşlarıyla iletişimi zayıf. Kendine güvenmiyor, arkadaşları ona güvenmiyor. Artık her geçen gün daha kötüye gidiyor, yazık oluyor hem Galatasaray'a, hem Aykut'a. Aykut 3 sene öncesinde yaptığı kaleciliğin yarısını yapamıyor. Zaman geçiyor ve yine bir sezon daha kayıp olmaya doğru gidiyor.
• Galatasaray'ın bekleri geliyor aklıma, iyice sıkıntı basıyor. Düşünüyorum, Sebastian Perez'den sonra bu takıma bek gelmemiş. Geçen sezon takımın bünyesinde 3 sol bek (Hakan Balta, Volkan, Alpaslan) varken sezon başında ikisi kovulmuş, Hakan Balta yedeksiz kalmış ve o günden sonra formu tepe taklak düşmüş. Geçtiğimiz sezon sol bekte zorluklar çekilmiş, defansif bilgisi sıfır olmasına rağmen Caner, o bölgede oynatılmış ve normal olarak iyi performans sergileyememiş. Peki hatalardan ders alınmış mı? Tabii ki hayır, mümkün mü Galatasaray'da hatalardan ders çıkarmak!!! Bu sene başında Sabri'nin tek yedeği Uğur Uçar gönderilip, defansın sağı bek bilgisi sıfır olan Ali Turan'a bırakılmış. Peki transferden önce planlama yapılmış mı? Tabikii hayır. Defansif oynayan Anadolu takımlarının beklerinin, ofansif takımlarda oynayamayacağını bilen bir yönetim var mı? Tabii ki hayır. O takımlarda oynayan bekler, hücuma katılmaz; hatta önlerindeki kanat oyuncusu, yardımcı bek olarak oynar. Yani bu gibi takımlarda bekler, bek gibi değil, sağ veya sol stoper gibi oynarlar. Ama bunu görebilecek vizyon sahibi biri Galatasaray bünyesinde var mı? Tabii ki yok.
Hakan Balta aklıma geliyor, ateşim çıkıyor. Bu kadar vurdum duymaz, laubali nasıl oynanır aklım hayalim almıyor. Ne savaşıyor, ne koşuyor. Ne stoperine, ne orta sahasına yardım ediyor. OFK deplasmanında maçı satıyordu, Aykut kurtardı; Sivas deplasmanında Ceyhun'a verdiği ara paslarla Sivas'ı 3 kere kontra atağa kaldırdı, 2'si golle sonuçlandı; Karpaty maçında arkasında adamı görmedi, topu bıraktı gol yendi. Servet'e, Barış'a, Mustafa Sarp'a iyi oynayamıyorlar diye kızıyoruz ama ellerinden geleni yaptıklarını inkar edebilir miyiz? Ama Hakan Balta'nın ki böyle değil. Elinden geleni yapmıyor, takımı baltalıyor. 80'inci dakikada hafif darbe aldı, yattı yere. Ayhan zorla kaldırdı. Ayhan bıraksa sağlık ekibi içeri girecek, Galatasaray tam bastırırken maç duracak. Ayhan'a kızıp zorla kalkmasına rağmen 5 saniye sonra topla rahat rahat oynadı. Belki komplo teorisi ama bu adamda bir iş var. Ben soyunma odasında Jardel yerine arkadaşlarını oynatmak için teknik direktör tehdit eden oyuncular gördüm, takım içinde küçükleri dövenleri gördüm ama gerçekten bu Hakan Balta'nın başka bir olayı var.
• Orta sahaya bakarsak, Fleurquin ve Suat Kaya'nın oynadığı 2002-03 sezonunda beri Galatasaray'da orta saha sıkıntısı var. Kimler geldi, kimler geçti. Her sezonunun beşinci maçından sonra bu takıma orta saha lazım denildi ama alınan adamlar İnamoto'yu, Volkan Arslan'ı, Mustafa Sarp'ı geçemedi. Her sene o bölgede Galatasaray açık verdi. 7 senedir alınan tek iyi oyuncu Linderoth'un futbol hayatı bitti. Sene 2010, hala Galatasaray'ın o bölgesine adam alınamadı. Alan kapama ve topsuz oyun bilgisi minimum düzeyde olan Mustafa Sarp ve Ayhan'a, Rijkaard iki senedir hiçbir şey öğretemedi. Bu iki oyuncu top rakipteyken defansın göbeğine gömülüyorlar, top Galatasaray'dayken forvetin içine gömülüyorlar. İki durumda da kendilerini tutan adamları yanlarında taşıyarak pozisyon bulunması gereken yerleri kalabalık hale getirdiler. Durum bu haldeyken yönetim hala Julio Baptista ve Misimovic'in peşinde koşup, enerjisini yanlış yerlerde harcıyor. Hala 1980 futbol yapısındaki 10 numarayı getirip taraftarı mutlu etmeye çalışıyor.
• Teknik yönetim tarafına gelirsek, hala çok büyük destekçisi olmama rağmen Frank Rijkaard ve Johan Neeskens ikilisi bu takıma ne verdi diye düşünüyorum. Hangi oyuncuya birşey kattılar, hangi altyapı oyuncusu kendini gösterebildi? Niye Musa ve Mehmet Batdal'ı oynatamadılar? Nasıl olur da Hollanda ve İspanya'da ki insan yönetme sistemiyle burada da başarılı olabileceklerine inandılar, nasıl olur da kimse bu ikiliyi uyarmadı? Sen Türk futbolcusunu profesyonel zannedip, 2 ay tatil verirsen ve bu 2 ayda program vermeden kendilerinin çalışmalarını beklersen, işte bu kadar fizik kapasitesi düşük bir takım olur sahada. Ama tabii bu eldeki malzemeye öğretse ne olurdu diye sorsanız, "ligi beşinci değil de iyi ihtimalle ikinci bitirirler" derim.

Her sabah çok severek dinlediğim sevgili Mehmet Ayan'ın programında, Emre Altuğ'un şarkısı, Galatasaray ve Rijkaard için çalındı. Sözlere bakınca bu şarkı, herşeyin çok güzel bir özeti esasında.

"Geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine
Sanırım şehir uzakta kalıyor
Ellerimi uzatsam tutmak isterim günü
Ama güneş her gece tepemde doğuyor

Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor, beklesem de
Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor"

Şarkıda dendiği gibi, ne kadar istesem de olmuyor. Rijkaard'ın bu sistemiyle olmuyor. Ama benim isteğim Rijkaard'ın gitmesi değil, yönetimin gitmesi. Spor gazetelerinin ve yönetimin ayak oyunlarıyla Rijkaard'ın gitmesini isteyen zihniyete karşıyım. Haziran ayında bütçe yapıp temmuz ve ağustosta transfer harekatlarına, teknik direktörün değil taraftarın gazını alma adına yapılan karşıyım. Ama karşı olmaz neye yarar ki? Artık çark dönmeye başladı. Maç öncesi Rijkaard tezahüratları başladığında bir anda son ses müziğin açılması, basın toplantısındaki çeviri krizleri, futbolcular arasında konuşulmaya başlayan "imparator" sesleri, teknik kadronun istediği transferlerin yapılmaması, hala 10 numara peşinde koşulması. Bunların hepsi yönetimin köylü kurnazı bezdirme politikalarının ve ne istediklerinin kanıtı. Esasında başka birşey istiyorlar da Galatasaray terbiyesi çerçevesinde bunu dile getiremiyorum.

Son söz olarak, eminim ki bir iki maç daha kaybedilince bazı Türk oyuncular, belki yönetimin icazetiyle, belki de kendi insiyatifleriyle, Hakan Balta'nın yaptığını yapıp kötü performans sergilemeye başlayacaklar. Başlayacaklar ki Rijkaard gitsin, 2000'in imparatoru gelsin. Bu bir komplo teorisi değldir, bunun örneklerini Galatasaray'da, Fenerbahçe'de, Beşiktaş'ta hatta milli takımda bile gördük. Ve eğer böyle birşey olursa (tek başıma kalsam bile) bu ihaneti protesto edeceğime, bütün tepkimi sahada ve saha dışında futbolculara göstereceğime yemin ederim. Çünkü benim için başarılar gelir geçer, önemli olan asalettir. Bu asaleti bitirmeye çalışanların Galatasaray'da yeri yoktur ve olmamalıdır.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

ÇANA ÇIKMAZI

Ülkemizde benim gibi menajerlik oyunu hastalarının deyimiyle DMC yani defansif orta sahalar, takımlarının can damarı olmasına rağmen sevilmezler. Çünkü bizim ülkemizde, futbol kültürü olmadığı, hatta çoğunluğun futbolu sevmemesinden dolayı maçlarda sadece topun olduğu yere bakılır. Tek pas yapan İliç gibi adamları, topsuz oyunda dünyada ilk 10'a koyacağınız Linderoth gibi oyuncuları sevilmez, emeklerine saygı gösterilmez.. Ülkemizde sirk maymunları sevilir, maçlarda rakip uzaktayken topu sektiren Lincoln gibiler veya Kader Keita gibi takım oyunu yerine 5 kişinin arasına girenler sevilir, onların adına şarkılar söylenir. Bunun sebebi çok temeldedir, tamamen altyapı eksikliğidir. Türkiye'de ekonomik ve politik sebeplerden ve vizyonsuzluktan dolayı spor altyapısı gibi birşeyden bahsedmeyiz. Mahallelerimizde futbol sahaları gibi birşey olmadığından çoğumuz futbolu arabalar arasında ara sokaklarda öğrendik. Dar ve kısa sokaklarda öğrenilen futbol sonucu, Türkiye'de futbol oynamış insanların biraz kabiliyetlisi 10 numara, daha az kabiliyetlisi defansın göbeği, en kabiliyetsizi de kaleci olur. Kimse hayatında ne bek, ne kanat, ne de gerçek anlamda orta saha oynamıştır. Bu yüzden ülkemizde çok az kişi topsuz oyunu, kademe anlayışını bilir.
Buna bağlı olarak ülkemizde, benim çok güvenmemin aksine Lorik Çana sevilmez, sevilmeyecektir de. Marsilya'da, Sunderland'de kaptanlık yapmış, Arsenal'in yıllarca peşinde koştuğu insan, sene sonunda teneke bağlanıp yollanacaktır. Lorik Çana'nın performansını nasıl yükseltebiliriz diye kimse düşünmez. Kimse düşünmez Sergio Busquets'in nasıl olur da Yaya Toure'yi kestiğini. Beşiktaş'tan kovulan Edouard Cissé'nin Marsilya'da ki ilk sezonunda şampiyon olmasını kimse aklının ucuna bile getirmez. Kendi takımlarınının en önemli bölgesinde görev alan Michael Carrick, Alexander Song, Flamini gibi oyuncular Türkiye'ye gelse onuncu hafta haklarında söylenmeyecek söz kalmaz. Esasında insanlar haklı da olabilir. Çünkü ülke kültürümüz böyle bizim. Yönetimler Carrick'i alıp yanına Mustafa Sarp'ı, Selçuk'u, Uğur İnceman'ı koyar ama suç Carrick'de olur. Kimse gerçek suçlunun, yapılan transferin performansını arttıracak birşey yapmayan veya takım kurgusunu düşünmeden transfer yapan yönetimler olduğunu düşünmez.
Bu bağlamda Lorik Çana Galatasaray'ın Sergio Busquets'idir. Yanına koyucak kendi Xavi ve İniesta'sını bulamazsan, Çana transferinin bir anlamı kalmaz. Boşuna Çana'yı da zor duruma sokarsın. Boş yere tepkiler yükselir, tepkiler yükseldikçe görevi olmayan işleri yapmaya kalkar ve bunun sonucunda hatalar yapmaya başlar. Ve bir Türkiye'de çevrilen bir DMC filminin daha sonu mutlu bitmez.

17 Ağustos 2010 Salı

ZİHİNSEL PROBLEMLER

Sene 2008. Tarih 27 Ekim Galatasaray, Eskişehir deplasmanında. Dakika 65, Galatasaray 2-1 önde. Bu dakikaya kadar Galatasaray gerçekten iyi oynuyor. Eskişehir'li oyuncunun attığı şut Ümit Karan'a çarpıp gol oluyor ve ortalık yangın yerine dönüyor. Ümit Karan hem kendine, hem hakeme, hem de takım arkadaşlarına YALAN söyleyerek, topun kendisine çarpmadığını, kendi takım arkadaşlarına inandırıyor. Takım 5 dakika hakemle kavga ediyor ve tamamen kendi sinirlerini bozuyor. O dakikaya kadar çok iyi oynadığı maçı, o dakikadan sonra asabiyetten 2 pas yapamadan 4-2 kaybediyor.
Sene 2010. Tarih 14 Ağustos. Galatasaray, Sivas deplasmanında. Dakika 42, Galatasaray 1-0 önde. Bu dakikaya kadar Galatasaray gerçekten iyi oynuyor. Sivasspor kimine göre faul kimine göre değil bir pozisyon kazanıyor. Tüm futbolcular, yedekler, teknik kadro ayakta, ortalık yangın yeri. Zaten duran toplarda konsantrasyon kaybı yaşayan takım, maçın en dikkatli olunması gereken, adrelanin ve yorgunluğun arttığı devre sonunda maçtan iyice kopuyor ve gol geliyor. Bundan iki dakika sonra Galatasaray'ın penaltısı da verilmeyince takımda sakinliğe dair hiçbirşey kalmıyor. O dakikaya kadar çok iyi oynadığı maçı, o dakikadan sonra asabiyetten 2 pas yapamadan 2-1 kaybediyor.
Yukarıda gördğünüz iki maç neredeyse copy-paste yapılmış kadar birbirine benzer. Sadece aktörleri değiştirin konu aynı. Son 3 sezonda, bu tarz sinir yüzünden kaybedilmiş 15'e yakın maç gösterebilirim size. Galatasaray'ın kronikleşmiş kalecisizlik, orta sahasızlık gibi hastalıklarına artık asabiyeti de ekleyebiliriz.

Galatasaray takımının çok ciddi tedaviye ihtiyacı var. Asabiyetten ve konsantrasyon kaybından kaybedilen maç sayısını çıkarsak, son 3 sezonda Galatasaray'ın kazandığı maç sayısıyla eşit olduğunu görürüz. Galatasaray takımı ve forması 10 sene önce karşı takımlara korku salarken; karşı takım oyuncuları ezilmişlikten, haksızlıktan bahsederken, şimdi işler tam tersine döndü. Artık Galatasaray'lı oyuncular haksızlıktan yakınıyor. Artık Galatasaray camiası sürekli gergin. Futbolcular sahada hakkının yenildiği, herkesin onlara karşı oyun oynadığını zannediyor. Yöneticiler deseniz ayrı havada, "Galatasaray Türkiye'dir" diye içi boş gündem değiştirmek amaçlı laflar çıkartıyor. Taraftar camianın en gergin kısmı, 10'uncu dakikada (çok kızmama rağmen) futbolcusunu yuhlamaya başlıyor. Yani bütün camia sinirli ve gergin. Çünkü camiada kimsenin ne kendine ne de takıma inancı kalmış durumda.
2003'te Özhan Canaydın başkanlığıyla tüm kimliğini kaybedip küçülmeye giden, artık kimselere korku salmayan, Adnan Polat başkanlığında deplasmanlarda "oleey" çekilen bir takım olan Galatasaray'ın bu psikolojik sorunun iki büyük dezavantajı var:
• Birincisi yukarıda da belirttiğim gibi zaten çok başarılı olmayan, işine zor konsantre olan takım, ufak bir hakem hatasında bile bütün konsantrasyonunu kaybedip, ipleri rakibine verecek kadar sinirlenmesi. 2000'den beri kaybedilen bütün Fenerbahçe maçlarını bu soruna bağlayabiliriz. Çünkü Galatasaray'lı futbolcular sinir harbini kaldıramıyor. Yani Galatasaray'ı sinirlendirebilen her takım Galatasaray'a karşı üstünlük sağlıyor.
• İkinci büyük dezavantajı ise, deplasmanlarda hoşgörüyle karşılanan Galatasaray'ın yerine, eskinin Fenerbahçe'si gibi düşmanca karşılanan bir Galatasaray olması. Ümit Karan, Barış, Lincoln gibi üçkağıtçı oyuncular ve Sabri, Mustafa Sarp, Arda, Ayhan, Baros gibi hakemle oynamayı seven oyuncular deplasman taraftarının tepkisini çekiyor. Üstüne Galatasaray taraftarı da Ali Sami Yen'e gelen bir avuç deplasman taraftarına küfürlü tezahürat yapınca, karşı takımlar iyice bileniyor. Kar topu olarak başlayan bu tepki, artık çığa dönüşmekte. İşin kötüsü birileri bu işe dur demezse, Galatasaray yakın zamanda "Türkiye'nin en sevilmeyen takımı" ünvanını ezeli rakibinden alacak. Ve yıllardır uğraşılan Eski Fenerbahçe'ye benzemeye yolundaki son halka da tamamlanacak.

Yeni yapılanma sonrası şirketin başına bilgili, dolu bir insan geleceğini umut ederken, klübe CEO olarak Adnan Sezgin getirilince, bu işin bu yönetimle düzelmeyeceğine emin oldum. Çünkü takım içinde binbir sorun varken, yönetim Tarkan veya Serdar Ortaç'tan daha fazla kameralara konuşmasına rağmen sorunların hiçbirini dile getirmiyor. Bunun iki sebebi olabilir ya sorunlara çözümleri yoktur ya da daha kötüsü sorun olduğuna inanmıyorlardır.
Hepimizin bu hayatta problemleri var. Sorun problemlerimizi kabul edip onlarla savaşmakta ya da problemleri kabul etmemekte. Problemlerle savaşta en büyük yardım aileden ve yakın çevreden gelir. Psikolojik yardım gerekiyorsa, bu aile zoruyla, çevre baskısıyla olur. Çevre baskısı yapacak akil bir basın gürühu olmadığını hesaplarsak, kalıyor bir tek aile. Biz kendi konumuzda aileyi yönetim olarak görürsek zaten işimiz Allah'a kalmış demektir. Belki ben dahil bütün Galatasaray camiasının psikolojik tedaviye, üstündeki ölü toprağını atmaya ihtiyacı var. Bu yüzden Ali Dürüst başta olmak üzere, seçim önceleri veya sadece senede bir önemli oylamalarda televizyonlara çıkıp yorum yapan Galatasaray büyüklerinin artık elini taşın altına koyma vakti gelmiştir. Artık son 10 yılda, son 2 başkan yüzünden kaybolan sevgi ve saygı ortamını geri getirecek beyaz atlı bir başkana ihtiyacımız var. Çünkü eğer bu problemler çok acil şekilde çözülmezse korkarım bugünleri özler duruma gelebiliriz.

5 Ağustos 2010 Perşembe

5-1 ALDATMASIN

Deplasmanda alınan 5-1'lik galibiyet sevindirici gerçekten. Rakibin çok zayıf olması sebebiyle turdan ne kadar emin olsam da, ne yalan söyliyeyim Fenerbahçe'nin bir gün önce yaşadığı hezimetten ötürü içimde bir korku vardı. Korktuğumuz başımıza gelmedi. Hem Galatasaray, hem Beşiktaş zayıf rakiplerini yenerek yollarına devam ettiler. Dünkü maç sonrası yorumlar ve gazeteler beni çok şaşırttı ve korkuttu. Geçen sene oynanan filmi yeniden görüyor hissine kapıldım. Geçen senede Galatasaray sezona farklı skorlar alarak başlayıp, bırakın Türkiye ligini, Uefa liginin tek adayı olarak gösteriliyordu. Ama işin aslı 5 şut çekiyorsa 3 gol oluyor, rakibin attığı 5 şutun hiçbiri gol olmuyordu. Maç 3-0 bitince herkes Galatasaray'ı şişirip, "yaşasın total futbol" şarkıları söyleniyordu. Ama bana kalırsa Galatasaray geçen seneki ilk 6 galibiyetlik seride bile güzel futbol oynamıyordu. Zaten sonrasında da şans biraz rakibin yanına geçince olanları hep beraber izledik. Bana kalırsa bu senenin, geçen seneden "şimdilik" hiçbir değişik tarafı yok. Eğer Galatasaray, OFK Belgrad gibi bir takıma karşı bile 2-1 öndeyken aptallaşabiliyorsa bu senede benim pek ümidim kalmayacak. Tabi bu yorumları, Ledesma ve Rosicky haberlerinin gelmesine rağmen transfer yapılmayacak gibi düşünerek yapıyorum.

Geçen sene Galatasaray'ın beni en çok sinirlendiren problemi mücadele etmeden, faul yapmadan oynamasıydı. Mehmet Topal rakibine eşlik etmeyi, arkadaşlık kurmayı sever, kalp kırmamak adına faul bile yapmazdı. Bu sene Cana biraz olsun bu eksikliği giderecek ama dünkü maçta Galatasaray'ın bu hastalığının devam ettiğini gösteren bir istatistik gözüme çarptı. Dakika 55'te Galatasaray'ın yaptığı faul sayısı 3'tü. Bunun sebebi oyuncuların yumuşak olması değil. Servet, Sabri, Neill, Ayhan, Mustafa, Cana ve hatta Arda'ya yumuşak oynuyorlar diyemeyiz. Bu problem oyuncuların alan müdafası yapıp, rakiplerine çok uzak kalmasından kaynaklanıyor. Rakip topu ayağına aldığı zaman Galatasaraylı oyuncular hamle yapmaya başlayınca, bu sürede rakip istediği pası yapıyor veya kötü gelen bir pası düzeltecek zamana sahip oluyor. Pozitik bakmak gerekirse, orta saha bağlantılarını yapacak yeni bir transfer bu sorunu çözebilecektir. Eğer ismi konuşulan Ledesma gelirse hem orta saha bağlantılarını, hem defansif aksiyonları düzeltecek hem de buna bağlı olarak Cana'nın performansını arttıracaktır.
Bu maç özelinde oyuncuların performansına bakarsak, Aykut yine Galatasaray'ın kalecisi olamayacağını gösterdi bana sorarsanız. Eğer 27 yaşındaki bir kaleci yerden diz hizasının altına doğru gelen topa ayağıyla müdahale etmeyip, yere yatarak kurtarmaya çalışıyorsa bu kalecinin çok temel problemleri vardır. Ayrıca bir kalecide olması gereken en önemli özellik özgüvendir. Ama Aykut'a ne kendisi ne de futbolcu arkadaşları güveniyor.

Defans bölgesi bu senede canımızı çok sıkacak gibi. Hakan Balta'nın bu ruhsuzluğu devam ederse, geçen sene Mehmet Topal'a gösterilen bütün tepkiler ona da gösterilecek ve sene sonunda kendisine avrupadan klüp aramak için uğraşacaktır. Bu kadar lakayit, bu kadar vurdum duymaz oynamaya devam ederse Çağlar iyileşince formayı almalı bana kalırsa. Servet yine bildiğimiz Servet. Yine ilk topları sektirip, avantajı rakibine veriyor. Ama burada ben suçu Servet'te bulmuyorum. Burada suç Kartalspor'da Servet'i yetiştiren altyapı hocaları ve Galatasaray'ın şu anki teknik yönetiminde. Eğer iki senedir Rijkaard ve Neeskens, Servet'e ilk topları yerde sektirmemeyi öğretemedi veya dinletemediyse, yanlarına bir tane daha yardımcı antrenör almaları gerekiyor.
Orta sahada Serdar Özkan pek bir varlık gösteremedi. Ben yine de sabır gösterilmesi taraftarıyım. Zaten Pino formunu yakaladığında, ilk onbirdeki yerini doğal olarak kaybedecek Serdar Özkan'ın iyi bir rotasyon oyuncusu olacağını düşünüyorum. Bu klüp yıllarca Aydın'a tahammül etti, bir iki sene sırtımızda Serdar Özkan'ı taşısak birşey kaybetmeyiz.

Maçın yıldızına gelirsek açık ara Cevad Prekazi'ydi. Zayıf türkçesine rağmen, oyuncuların sorunlarını bu kadar güzel tespit eden bir yorumcu daha hatırlamıyorum. Oyuncular maçın tekrarını izlediklerinde inanıyorum ki kendilerine ders çıkaracaklardır. Serdar Özkan'a yaptığı "korktu", Servet'e yaptığı "sektirme" ve Arda'ya yaptığı "geç kaldı" uyarıları futbolu saha içinde olduğu kadar dışından da iyi gözlemlediğinin kanıtıydı.
Galatasaray-Fenerbahçe hazırlık maçının skoru Fenerbahçe'nin lehine olmasına rağmen, bana kalırsa maç Galatasaray'ın lehine oldu. Kazanılan maç sonucu Fenerbahçe sorunlarını unuttu. Hatta ayaklarını yere basmasıyla, hayaller kurmamasıyla tanıdığımız Aykut Kocaman bile "Kabus gibi başlayan hazırlık kampı, rüya gibi bitti" diyerek, ne kadar Fenerbahçe'nin problemlerinden bihaber olduğunu gösterdi. Buna karşılık beşinci sınıf takımları yenip, hemen şampiyonluk nağmelerini ağzına alan Galatasaray içinde iyi bir uyandırıcı oldu. Temennim bu 5-1'lik skor hem futbolcuları, hem teknik kadroyu, hem de taraftarı aldatmaz. Çünkü bu maçta yeterli olan Kewell'ın tecrübesi ve bireysel yetenekleri ileride karşılaşılacak güçlü rakiplere yeterli olmayacaktır.

3 Ağustos 2010 Salı

GALATASARAY ADETLERİ



Hiçbir zaman Özhan Canaydın'ın futbolcuları tek tek dizip el öptürmesini desteklemedim. Takım içindeki olması gerekn büyüğüne saygı kavramı yerine yerleştirilen aşırı "abicilik" kavramından nefret ettim. Ama yine de bize çocukluğunuzdan beri öğretilen bir Galatasaraylılık duruşu vardır. Galatasaray'ın ister oyuncusu olsun, ister taraftarı, ister yöneticisi. Kim kendisini artık Galatasaray camiasının ferdi olarak hissediyorsa, o kişi artık hareketlerine dikkat etmek zorundadır. İstersen dünyanın en iyi oyuncusu ol farketmez.Tanjuların, Koseckilerin, Ümit Karanların, Necati Ateşlerin takımdan kovulma sebebi budur. Eğer karşında Galatasaray başkanı varsa, ellerin cepte, lise arkadaşıyla konuşur gibi durmayacaksın. Bu fotoğrafı görünce gerçekten çok rahatsız oldum. Bir Mustafa Sarp'ın duruşuna, bir de Çağlar Birinci'nin duruşuna bakın lütfen. Adını anıp ruhunu çağırmak istemiyorum ama o ortamda Hakan Şükür olsaydı o futbolcu o şekilde başkanın yanında durmazdı. İnşallah klüp içinden birileri, saha içi performansı olarak çok şey beklediğim Çağlar'ı bu konuda uyarırlar.

30 Temmuz 2010 Cuma

GALATASARAY - OFK BELGRAD

Yeni bir sezon yine sancılarıyla başladı. Yaklaşık 2001 yılından beri Galatasaray'da klasikleşmiş olan yabancısız ve bol sakatlı sezon başlangıçlarına yeni birisi daha eklendi. Bu maçtaki kadroya en az kaleci dahil 5 oyuncunun gireceğini düşünürek mutluluk tablosu çizip içimizi rahatlatabiliriz hatta bu takıma Frank Rijkaard'ın istediği transferler yapılmadı diyerek teknik direktörü haklı da çıkarabiliriz ama ben artık bardağın dolu tarafına bakmaktan çok sıkıldım. O yüzden ben bugün böyle yapmayacağım. Çünkü artık 1 senedir bu takımla birlikte olan, dünya markası Frank Rijkaard'ın bu takıma gözle görülür birşeyler katmasını istiyorum. Frank Rijkaard'ın en büyük sorunu kendisini veya taktiğini değiştirememe ve elinde ki malzemenin ne olduğunu anlayamamasıdır. Rijkaard'ın anlayamadığı olay Türk futbolcuların 4-3-3 taktiğini oynayacak teknik ve fiziki kapasitede olmadıkları, işin kötüsü de ömür boyunca da olamayacaklarıdır. Türk futbolcular altyapılarında düzgün taktik bilgisi almadıkları gibi, maç içinde değişik varyasyon veya pozisyonlarda oynamayı kesinlikle düşündürecek bir eğitim almamışlardır. Çocukluklarından beri 4-4-2 taktiğinde oynayıp, takımlarında bulunan bir 10 numaraya topu vermişler ve şapkadan cin çıkmasını beklemişlerdir. Halbuki 4-3-3 taktiği hem hızlı hem de kompakt oyunu gerektirir, neredeyse her oyuncunun birbiriyle değeri aynıdır. Frank Rijkaard'ın Türk oyunculara 4-3-3 oynatması, "3 ayda ingilizce öğretiyoruz" kurslarına benzemektedir. O insanlar ne kadar ingilizce konuşursa, bizim oyuncularımız da o kadar 4-3-3 taktiğinde oynarlar. Bana kalırsa burada hata, sürekli televizyonlara ve gazetelere çıkıp "Türk antrenörlerin önü açılmalı" diyen Türk teknik direktörlerdir. Çünkü Galatasaray gibi bir takımda bile oynayan Türk oyuncular gelen pası kontrol edemiyorsa, tek pası beceremiyorsa, karşı takımın degajlarında Türk defanslar oyuncuları topu yerde sektirip sonra hamle yapıyorsa, bunun tek suçlusu altyapı antrenörleridir. Yine de Frank Rijkaard döneminin başından beri Sabri hariç hiçbir oyuncuda gelişme görmemek çok üzüntü verici.

Oyuncu oyuncu bakarsak:
• Yabancı kontenjanı yüzünden defansın göbeğinde Neill'ın yanında bir Türk oyuncu oynatılmak zorunda. Çünkü açıkta kalan bir yabancı hakkı ya orta sahada ya da kalede kullanılmalı. Bu yüzden Servet oynamak zorunda. Ama dünkü Servet bu oyunuyla Gökhan Zan'ı bile kesemez. OFK Belgrad'ın vasat forveti bile her topu aldı. Ailen form tutup, oynamayınca çemkirdiği teknik direktörüne kendisini göstermesi gerekiyor.
Ayhan, Mustafa Sarp ve Barış'tan herhangi birini bile ilk onbirde görünce zaten yeterince bizi sıkıntı basarken, üçü bir arada oynadı. Bu üçlü yerine Musa, Cumhur ve Emre Çolak oynasa hepimiz çok daha mutlu olurdu. En azından hata yapsalar bile tribünde homurdanmalar olmazdı.
Aykut'a hep olumlu bakmaya çalıştım. Konuşmalarını ve duruşunu hep Galatasaray'a yakıştırdım ama olmadı ve olmuyor. Yediği gollerle ilgili bir sorunum yok, sorunum çizgiyi yapışması ve kendine güvensizliği. Bir kaleci deli denilecek kadar özgüveni yoksa kalecilik yapamaz. Benim Ondan da ümidim yok ama artık Ufuk denensin. Olmuyorsa da iyi bir yabancı kaleci bulunsun.

Galatasaray'da başlı başına bir orta saha problemi var. Topu 3. bölgeye geçirebilecek, iyi bir Cana'nın yanında oynayacak adamı yok. Türk halkındaki forvet ve 10 numara hastalığından dolayı, o bölgenin önemi daha yeni yeni anlaşılabiliyor. Defansla, ofansif oyuncularının bağlantısını kuracak bir adam alınmadığı sürece Galatasaray için şampiyonluk adaylığından söz etmek mantık dışı olacaktır. "İyi bir transfer yapılacağından veya takımda gidişatın düzeleceğinden ümidin var mı?" derseniz, ne yazık ki cevabım hayır olacaktır.

Aklımda maçtan güzel ne kaldığını soracak olursanız, aklıma ilk gelen kişi Arda. Arda'nın her geçen gün kendini geliştirmesi ve tekrar mutlu olması beni de çok mutlu etti. Ayrıca Harry Kewell'ı yeniden Ali Sami Yen'de görmenin zevki paha biçilemez gerçekten. Değişik bir bağ oluştu artık, sırf Harry Kewell'ı nikah şahidim yapabilmek için bile erken evlenmeyi düşünebilirim.

Ayrıca artık tüm Türk halkı olarak anlamalıyız ki Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş avrupanın en büyük takımları arasında değildir. Hatta Lyon, Tottenham veya Porto kalibresinde de değildir. Biz kendimizi Barcelona, Liverpool ve Bayern Munich ayarında zannettiğimiz sürece acımız daha büyük olacaktır.

Son söz olarak dün anladım ki benim için tatil yazlık yerlere gidip denize girmek değilmiş. Benim için tatil Galatasaray'ın maç yapmadığı sezon aralarıymış.

8 Haziran 2010 Salı

HINCAL U"Ç"UÇ

Hıncal Uluç'u oldum olası sevmem. Bana göre ne futboldan anlar, ne de konuştuğu onca konudan. Herşeyden biraz bilir ama herşeyi çok bildiğini zanneder. Klasik bir kuyuya taş atan modeli vardır. Ülkemizde saçma yorum yaparak prim yapıldığı için bu gibi adamlar para kazanırlar. İşin kötüsü bunun gibi insanları taklit edenler bile yabancı dil öğrenmiş, üniversite okumuş, sabahın köründe işine giden insanlardan çok daha fazla para kazanır. Hıncal Uluç ve onun ekürilerinin Ttk yaptıkları bilmedikleri konu hakkında konuşmaktır, çünkü nasıl olsa Türkiye'nin %90'ı da konuyu bilmemektedir.



Hıncal Uluç'un bugünkü yazısında, okudukça okuyasımın geldiği iki tane muhteşem bölüm var:

1) "Yiğit Şardan, ben gayet yakından biliyorum, tribünleri de yöneten bir güç Galatasaray'da ve liseli. Adnan Polat'a hem tribünden hem liseden destek sağlama gücüne sahip biri."

Yiğit Şardan orta okula kadar Galatasaray lisesinde okumuş, lisede Robert Kolej'e geçip oradan mezun olmuş bir kişidir. Sırf bu yüzden Galatasray Liselilerin çoğu Yiğit Şardan'dan nefret eder. Üstüne üstlük Yiğit Şardan'ın, Galatasaray'ın halka açılması hakkındaki fikirleri herkes tarafından çok iyi bilinir. Yani Yiğit Şardan başlı başına liseli oylarını, rakip tarafa yönlendirmeye yetecek bir isimdir.

2) "Bu yolda da önünde gördüğü bir tek engel var: Haldun Üstünel. O da liseli. Haldun Üstünel'i temizlemek, aradan çıkartmak amacında."

Haldun Üstünel lise 2'ye kadar Saint-Benoit Fransız lisesinde okumuş, lisenin son senesinde Suadiye lisesine geçip, oradan mezun olmuştur.

Buraya röportajın linkini vermeyi düşündüm ama röportajı benim yüzümden daha fazla kişinin okuyacak olma düşüncesi bile linki vermeme yetti. Gördüğünüz gibi bu insan artık ne dediğini bilmediği için okunmamalıdır, yazı yazdırılmamalıdır, ne dese "Evet haklısın" denmelidir; çünkü delidir, ne yapsa, ne dese yeridir.

7 Haziran 2010 Pazartesi

GİTTİM, GÖRDÜM, NEFRET ETTİM, DÖNDÜM

Herkese göre taraftarı olduğu takım, dünyanın en büyük klübüdür. Ben sportif açıdan böyle bir düşünceye hiç girmedim ama Galatasaray'ın dünya üstünde bazı açılardan tek büyük olduğu konusunda herkesle iddiaya girebilirim. Örnek olarak, Dünya üstünde hiçbir büyük klüp veya büyük bir şirket bir ürün satarken - ki bu ürün şirketinizin en önemli gelirlerinden biriyken - müşterisine zorluk çıkarmaz. Zorluğu geçtim daha çok satılsın diye teşvik eder. Ama Galatasaray klübünü yönetenlerin böyle bir derdi yok, anladığım ve gördğüm manzara kadarıyla.



Taraftarı olduğunuz klübü gerçekten seviyor ve benimsiyorsanız, herşeyden öte bir yerde konumlandırırsınız. Ne kadar eziyet çekseniz de sevginizden birşey eksilmez. Geçtiğimiz senelerde klüp ne kadar başarısız olduysa, siz daha şevkle kombine almak istersiniz. Bende böyle akıl yoksunu insanlardan biri olarak, her sene maçlara beraber gittiğim arkadaşlarımla, öğle tatillerimizi ayarlayıp, kombine biletimizi almak için Ali Sami Yen stadına doğru yola çıktık. Saat 12'de orada olunca etrafta sadece 150-200 vardı. Yani her insana 3 dakikada bir kombine satsan, içeride de 5 çalışanın olsa bu kadar insanı 2 saat içinde temizlemen gerekir. Ama Galatasaray'da sistemsizlik bir alışkanlık olduğu için manzara yine inanılmazdı. 150 kişi, karanlık ve pis bir ortamda, herhangi bir düzen oladan, herhangi bir klüp çalışanı etrafta olmaksızın beklemekteydiler. 150 kişi kendi aralarında anlaşmış, ıslanmış bir A4 kağıdına isimlerini ve yanlarına sıra numaralarını yazarak sıranın kendilerine gelmesini umuyorlardı. Sıra numarasının neye göre yazıldığı belli bile değildi. Benim ismimin yanına yazdığım sıra numarası 481'di ama istesem 281 de yazabilirdim. Biz oraya gittiğimizde 158'inci sıradaki insanı çağırdılar. Yarım saat geçtikten sonra 151'inci sıradaki insanı çağırdılar. İşte o an bizde kombinemizi almadan dönmeye karar verdik. Şirkete döndüğümde resmi siteye baktığımda zaten kombine satışının niye bu halde olduğunu anladım. Sitenin ilk haberi "KOMBİNE SATIŞINDA İZDİHAM"dı. Eğer 150 kişiyi izdiham olarak görüp ona göre önlem almadılarsa durum çok vahim. Eğer öyle değil insanlar kombine alsınlar diye resmi sitede yalan haber yapıyorlarsa durum daha da vahim. Utanmadan da siteye bir iki tane "izdiham" fotoğrafı koymuşlar. Bende sizinle izdihamı paylaşmak için fotoğrafları buraya koyuyorum.



Sanırım dünyanın en büyük aşkını yaşıyorum benim gibi bir çok insanla beraber. Çünkü dünya üstünde bu kadar eziyet çekip, dışlanıp, klüp üyeleri tarafından aleni bir şekilde istenmeyip hala bu klübü seven bir insan topluluğuyuz biz. Hem yönetim, hem de üyeler, maddi ve manevi olarak bizi kaçırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdilik dayanıyoruz var gücümüzle ama daha ne kadar dayanabileceğiz bilemiyorum.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

HARRY KEWELL


Başarılar gelir geçer,
Asaletin bize yeter,
Öyle şeyler yaşattın ki,
Uğrunda ölmeye değer.


Kalbimdekileri sinirlenmeden, kızmadan yazabilmek için; hayatımda ilk defa Galatasaray yöneticileri hakkında kötü konuşmamak için bir iki güne ihtiyacım var. Yukarıda yazanlar, kalbimden geçenlerin ufacık bir özetidir sadece.

4 Mayıs 2010 Salı

YARIŞMACI ALTYAPI


Şu dakikalarda Galatasaray ve Fenerbahçe A2 takımları maç yapmakta. Bir haftadır Galatasaray'ın resmi internet sitesinde "Derbi heyecanı" başlığıyla maçın haberleri veriliyor. Maçta Emre Çolak ilk 11'de oynuyor. Maçın ilk yarısı biter bitmez, daha jpeg'i bile yükleyemeyecek kadar hızlı bir şekilde maç skoru veriliyor. Önemli mi bu kadar maçın sonucu? İşte bu zihniyettir, Türk futbolunu olduğu yere saplayan, hatta daha geri gitmesini sağlayan.

Nedir altyapının amacı? Yetenekli gençleri bulup, işleyip, klübe minumum maliyetle iyi oyuncu kazandırmaktır. Yani altyapının esas görevi öğretmektir. Yeri geldiğinde ufacık bir öğreti için oynanılan maç 10-0 bile kaybedilmelidir. Sen ama başlarsan altyapıdaki çocuğu bu yaştan strese sokmaya, kazanmak zorunda olduklarını düşündürmeye, tabii ki o çocuklar stresten ne oynayacaklarını unuturlar.

21 Nisan 2010 Çarşamba

ÖZLEM


Yorumsuz

20 Nisan 2010 Salı

KAPTANLAR VADİSİ

Yaşasın Türk futbol kamuoyu. Çünkü yeniden bir gencin sinirlerini ve psikolojisini bozmayı başardılar. Yeniden anladım ki bizim ülkemizden büyük adam çıkmaz, çıkartmazlar. Çünkü öyle bir kıskançlık, öyle bir zengin düşmanlığı vardır ki bu ülkede, biraz yetenek olarak aradan sıyrılan, eleştiri ve yalan oklarının hedefi olur. Sistem bellidir önce ailemizin çocuğu, sonra bilmem ne çocuğu. Çünkü ailenin çocuğuysa, herkesin o çocuğa herşeyi deme hakkı vardır Her yaptığı batar insanlara. Bir anda herkes şeref ve namus abidesi kesilir. En namussuz, en şımarık, en verimsiz insan, bir sene önce milletin zorla Kaf Dağının tepesine koyduğu insan olur. Yüzyıllardır yapılmıştır bu pislikler ve eminim ki her zaman da yapılacaktır.
İnsanoğlunu hayvanlar aleminden ayıran özelliğidir konuşarak anlaşması. Hayvanların özelliğidir sadece ses çıkararak anlaşmayı denemeleri. Mesela foklar sevinince alkışlar, aynı insanların Arda Semih'e iki tane çakınca mutlu olup alkışladıkları gibi. İşin kötüsü fok kadar beyinleri yoktur esasında bu insanların. Çünkü fok bir şeye sevinip alkışlarsa, hep alkışlar. Ama bizdeki taraftar onu bile yapamaz. Bir gün isterler Galatasaray kaptanının kavga etmemesini, sonra sorarlar sanki maçtan sonra Volkan'ı görenler birşey yapmaya cesaret edebileceklermiş gibi "niye Fenerbahçe maçında dalmadın Volkan'a" diye. Tutarsızdır bizdeki futbol kamuoyu. Çünkü düşünmezler. Düşünmezler geçen sene ne demişler şimdi ne diyorlar. En kolay iştir bu hayatta düşünmemek. Dinlerler Telegol'de ki medya maymunlarını, okurlar her sene Etoo'yu Fenerbahçe'ye, Tevez'i Galatasaray'a getiren spor gazetelerini. Sonra tekrarlarlar orada okuduklarını. Çünkü düşünmek zordur dediğim gibi, papağanlıktır en kolayı. Onca işin arasında bir de düşünüp kafayı futbola mı yoracaklar hakkaten? Zaten futbolun sevilmesinin temelinde de bu vardır. O kadar kolay oyundur ki düşünmeye gerek yoktur. Ünlü Türk büyüğü Leonardo da Vinci demiştir ki "Futbol kolay bir oyundur, zor olan onu kolay oynamaktır". Mesela bunu okuyan ortalama bir Türk taraftar için, kolay olan cümleyi alıp, kahvede arkadaşına söylemek, bir forumda yazmak ve Leonardo Da Vinci'nin Türk olduğunu iddia etmektir. Bakmaya ne gerek var, bunu yazan adam ne kadar doğru yazar, ne kadar mantıklı bir insandır. Kim bakacak şimdi google'dan bu söz kimin veya Leonardo da Vinci ne iş yapar? Hazır bir yazan var, ben onunkini söyleyeyim, yanlışsa nasıl olsa başka konuya geçerim.
Herkes kendi takımının Steven Gerrard'ı, Francesco Totti'si olsun ister. Ama sözdedir bu istekler hep. Arda Turan kaptan yapılınca kimse sevinmez. Çünkü Arda hem 22 yaşındadır, hem de çok para kazanmaktadır. Arda'yı eleştirecek insanların her zaman aklındadır bunlar. Hiçbir zaman Arda kadar ünlü olamayacaklardır ve para kazanamayacaklardır. Bu zayıf karakterli insanların sığındığı bahane ilk günden beri ezberlerindedir: "Arda'nın yaşı kaç ki takımda ağırlığı olsun?". Çünkü bizim ülkemizde akıl başta değil, yaştadır. Çünkü bu insanlar o kadar alışmışlardır ki suratı asık yöneticilere, yabancı kaçıran kaptanlara, adam kesen Polat'lara; onlar için karizma kötülükten geçer. Sever insanlar onlara yol gösterecek, onlara kızacak insanları. Müstahaktır bu insanlara yabancıların arkasından iş çeviren, uzaktan şut çeken gençleri azarlayan, bir cip için kavga çıkaran kaptan Hakan Şükür'ler, kaptan Ümit Karan'lar. Kaptan dediğin çiğ et yemelidir; kaptan dediğin masaya vurdu mu öyle bir ses çıkarmalıdır ki bir daha masa üretilmemelidir; kaptan dediğin vurduğu yerde botanik bahçe çıkartmalıdır; kaptan dediğin ya 20 yaşında evlenip 2 çocuğu olmalıdır ya da karı kızla işi olmamalı aseksüel olmalıdır; kaptan dediğin her büyük maçta adam dövmelidir hem de maç sonunda akil açıklamalarda bulunmalıdır; kaptan dediğin zinhar tiyatroya sinemaya gitmez. Kurtlar vadisini izler, çünkü o dizi veya sinema değildir, o bir hayat biçimi, o bir felsefedir.
22 yaşındaki çocuğa hayatı zehir edenler; omuzlarına dünyanın yükünü verenler; ona psikolojik destek vermeyen yöneticiler; giydiği ceketten, kız arkadaşına kadar herşeyini eleştiren basın ve en kötüsü iki yüzlü taraftar; soruyorum size!!! Hatırlıyor musunuz gülüyordu, mutluydu bu çocuk?

14 Nisan 2010 Çarşamba

Arda Turan ve "Ruhsuz" Galatasaray'lı oyuncular

Kimilerine göre Galatasaray aylardır kötü oynuyor, kimilerine göre zaten hiç iyi oynamamıştı. Bu kötü gidişe sakatlıklar, sezona erken başlama, orta sahasızlık, oynanılabilirse dünyanın en güzel ama en zor taktiği, bireysel hatalar, yabancı transferlerin yumuşak oyun yapısı gibi sebepler sayabiliriz. Peki Galatasaray taraftarının puan kayıplarının baş sebebi olarak gösterdiği "ruhsuzluk" takımın bu halde olmasının başlıca sebebimidir, yoksa basındaki leşcilerin ve eski futbolcuların gazına mı gelinmiştir? Tek tek bakalım eleştirilenlere:

Yabancılar Oyuncular:
1. Leo Franco'ya kötü kaleci dersiniz (ki bence öyle), zamanlama hatası yapıyor, defansını uyaramıyor dersiniz ama ruhsuz diyebilirmisiniz, maçları satıyor, gol yiyince üzülmüyor diyebilirmisiniz? Bence hayır..
2. Elano'ya herkes ruhsuz, dünya kupası yüzünden oynamıyor diyor. Maçı televizyondan izleyince insanlara böyle gelebilir çünkü topun olmadığı yerleri göremiyorsunuz, maç sıkıcı olunca oyundan kopuyor, maç sonrası yorum yapanların etkisinde kalıyorsunuz. Ama inanın ki bekler ileriye yardım edip yerlerini kaybettiği zaman onların yerini kapayan isim Elano oluyor. Ayrıca Elano'nun Eskişehir ve Trabzonspor maçlarındaki muhteşem ara paslarını Jô ve Giovani golle sonuçlandırabilselerdi, şu an Elano alemin kralı olacaktı.
3. Keita'ya en çok eleştiriyi yapan insan benim. Arkadaşlarına pas vermemesi, gereksiz şova dönük hareketleri beni gerçekten çıldırtıyor ama Keita'ya ruhsuz diyebilirmiyiz? hayır. Çünkü her yetenekli Afrikalı gibi onun stili budur.
4. Giovani yeterli bir oyun sergiliyor mu sergilemiyor mu tartışırız ama ruhsuz mu, bence değil. Baros, Neill ve Kewell hakkında zaten konuşmaya bile gerek yok.
5. Gelelim Jô Alves'e. Bu oyuncu bence de ruhsuzdur, vurdumduymazdır. Bence bu takımda bir dakika bile kalmamalıdır. Ama bu oyuncunun yapısı böyledir, Rusya'da da böyleydi, Manchester'da da böyleydi. Yani bu konuda suç tamamen 'da değil yönetimde. Fenerbahçe'ye yenildikten sonra karakola düşücek kadar alem yaptığı ortaya çıkar çıkmaz, bu oyuncu kapının önüne konmalıydı. Eğer sakatlıklar ve cezalılar bahane gösterilip bu oyuncu gönderilmediyse o zaman daha kötü. Çünkü o zaman yönetim Galatasaraylılığın ne demek olduğunu tam anlayamamış demektir ki bu çok vahim bir durumdur. Yerli Oyuncular:

Servet, Mustafa Sarp, Barış, Caner, Ayhan gibi altyapımızdan yetişmemiş oyuncular hakkında hepimizin iyi kötü fikri olabilir. Kötü oynadı, iyi oynadı diye eleştirebiliriz ama ruhsuz veya para için oynuyorlar diyebilirmiyiz? Kesinlikle hayır. Mehmet Topal ve Hakan Balta hakkında benim düşüncelerimi herkes biliyordur, ikisini halı sahada bile oynatmam. Yıllarca top oynadım, ikisi kadar yumuşak oyuncu 9 yaşındayken bile görmedim. Ama ikisini ruhsuzlukla suçlayabilirmiyim? tabii ki hayır.

Altyapıdan çıkmış oyuncular:

Gelelim beni ağlatacak kadar üzen olaya. Kimdi maçta yazanı meçhul olan o bestenin, hedef tahtalarından biri? 23 yaşındaki Arda Turan. Bundan tam 11 sene önce klübün kapısından içeri girmiş, sadece yarım sezonluk Manisa macerasında klüpten ayrılmış, A takımda 169 maç yapmış 56 gol atmış milli takımın gözbebeği. İstatistikleri bir kenara bırakırsak, her yenilgi sonrası bu çocuk kazan dairesinde hüngür hüngür ağlamış, Manisa'da Galatasaray'a karşı asist yapınca sevinmemiş, her ortamda Galatasaray'lılığıyla gurur duyduğunu belirtmiş, sakat sakat oynamış, ezeli rakibinden gelen kışkırtmaları ve transfer tekliflerini kibar bir dille hep reddetmiş. İşte pazar akşamı Ali Sami Yen'de, belki hepimizden daha Galatasaray'lı bu çocuk yuhalandı. Esasında şaşırmamak da gerekiyor bence. Çünkü bu taraftar daha önce kimleri yuhalamış? Arif Erdem'i, Tugay Kerimoğlu'nu, Bülent Korkmaz'ı ve Gheorghe Hagi'yi. Eminim ki bu taraftar Metin Oktay şu an oynuyor olsaydı, onu da yuhalayacaklardı.

Galatasaray hakkında herşeye objektif bakabilirim, Fenerbahçe'yi alkışlayabilirim, aleyhimize yapılan hakem hatalarını söyleyebilirim ama altyapıdan çıkmış futbolculara laf edilmesine, haklarının yenmesine dayanamam. Eğer hepimizin inandığı, kalbimizde yaşattığı Galatasaray, gerçekten bir aileyse altyapıdan çıkan Sabri, Uğur, Arda hatta Aydın, Ferhat, Mehmet Güven gibi isimler bu ailenin en sevilmesi gereken kişileridir, ailenin en küçükleri korunur, eğer hata yapıyorsa uyarılır, küstürülmez. Ama tabii herkesin aile yapısı farklıdır. Ben hata yaptığımda babam karşısına oturtur, ne yaptığımı ve ne sonuç vereceğini anlatırdı. Ama Türkiye'de ki çoğu anne ve baba çocuklarını tekme tokat dövdüğü ve o çocukların da sokakta insanlarla kavga ettiğini düşünürsek, taraftarın altyapıdan çıkmış çocuklara böyle tepki koymasını da üzülerek doğal karşılamak gerekir.

Arda Turan hakkında hiçbir zaman objektif bakmam, bakamam. Onu o kadar seviyorum ki, çok az insanı bu kadar sevdim. Belki çocuğum olunca bu sevginin daha büyüğünü hissederim. Onu üzgün görmek, onun olduğunun iki katı üzüyor beni. Belki Arda unutmuştur bile o protestoları ama ben unutamam. O yüzden tek temennim, ruhundaki ve kalbindeki Galatasaray sevgisi kirlenmeden hemen gitmelidir. Çünkü Galatasaray'ı benim gibi tertemiz seven, Galatasaray'ın sadece bir spor klübü olmadığını, bir yaşam biçimi olduğunu, her hareketini Galatasaray gibi, efendi gibi yapan en fazla 5000 kişi kalmıştır. Ve benim kalbimde Arda da bunlardan biridir. Arda'nın bu kişilerden biri olmadığını görmek kalbimin kaldırmayacağı bir acı olacaktır. O yüzden git Arda, git Tottenham'a, git Fulham'a, git Leverkusen'e, git Deportivo'ya. Bekleme Barcelona'yı, bekleme Arsenal'i, git. Ama Tugay Abin gibi git, sadece işini yap, unuttur kendini. Unuttur ki uzak dursun iyi gün dostların, unuttur ki rahat ve mutlu yaşamaya devam et. Nerede olursan ol, seni benim gibi sevenler, senin için her zaman dua edip sevmeye devam edecektir.

24 Mart 2010 Çarşamba

BÜYÜK BEŞİKTAŞ, BÜYÜK MUSTAFA

Beşiktaş futbol takımı, Özhan Canaydın anısına antreman öncesi 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuyor. Fenerbahçe maçından önce, Galatasaray taraftarının bile saygı duruşunda adam gibi duracağına emin değilken, böyle bir jest yaptı Beşiktaşlı futbolcular. İnsan böyle rakibi olduğu için gurur duyuyor. Hepinize helal olsun demekten başka söz söylemeye gerek yok sanırım.



8 Mart 2010 Pazartesi

ESKİŞEHİR - GS = 2-1

Niyet ettim Galatasaray'ın anormalliklerine çözüm bulmaya;
  • Mehmet Topal'ın bu güçsüz, inançsız, yumuşak ve pas yapamayan haliyle futbolu bırakıp hayır veya sanat işlerine başlamasını, yönetimin Tugay Kerimoğlu'nu altyapının başına değil de orta sahanın başına getirmesini diliyorum.
  • Mehmet Topal'ın oynadığını gören, başta Mustafa Sarp olmak üzere, benim gibi futbolcu olabilecekken 8 sene lise, 5 sene üniversite okuyan, yabancı diller öğrenen, üstüne yurtdışına giden, buna rağmen düzgün maaş yerine "kusura bakma, şirketimizin elinden bu kadar geliyor" cevabını alan tüm Türk gençliğine sabır diliyorum.
  • Kaleyle oyuncunun arasının 35 metre olmasına rağmen, şut fake'ine balet vari hareketlerle cevap veren Servet'i tebrik ediyor; yerine görevinin ne olduğunu bilen ve daha fazlasını yapmaya çalışmayan Emre Güngör oynayınca, basından arkadaşlarına ağlamasına devam etmesini temenni ediyorum.
  • Keita'nın Afrikalı genlerinden kurtulup takım oyununa uymasını, arkadaşları iyi oynayınca veya daha çok topla oynayınca surat asmayıp mutlu olmasını ve özellikle yanında boşta adam varken anormal hareketler yaparak rakibini geçince alkışlayanların ellerinin taş olmasını diliyorum.
  • Oyundan alınınca teknik direktörüne trip atan veya direk soyunma odasına giden oyuncuların, iki gün soyunma odasında kilitli kalmasını rica ediyorum.
  • Galatasaray'ın deplasmanda galip gelecek bir oyun sistemi bulmasını, veya herhangi bir sistemi oynatabilicek 2 tane akl-ı selim orta saha oyuncusu transfer etmesini için gerekli mercilere yalvarıyorum.
  • Galatasaray altyapısındaki çocuklara, bilumum süt, peynir, A, B, C, D, ... vitaminlerinden verilip veya zorla basket oynattırılıp, hiç olmadı topuklu giydirilip boylarının uzattırılmasını rica ediyorum.
  • Haldun Üstünel'in önünde oturan Jabba The Hutt'ın yeğeni olup Emre Çolak'a şutu sonrası çemkiren adamın hem midesine, hem diline, hem eline, hem beynine kelepçe takılmasını, kelepçeli haline Emre Çolak'ın ve bütün altyapı futbolcularının şut çekmesini diliyorum.
  • Hakemlerin kollarındaki algılayıcı bantlardaki voltajların yükseltilmesini, tüm Türkiye'nin gördüğü elleri, ofsaytları görmeyince elektrik verilmesini istiyorum. Bir takıma hata yapınca öbür takıma kendini affettirmek için verdiği yanlış kararlar sonucunda, 2 dakikalık bilinç kaybı yaşatacak kadar elektrik verilmesini istiyorum.
  • Ümit Karan'ı, Hakan Şükür'ü ve Hakan Ünsal'ı ömrümün sonuna kadar görmemeyi, duymamayı, unutmayı diliyorum.
  • Ve ayrıca güzel Allah'ımın bana akıl fikir vermesini, bu futbol denen meretin hayatımı zindana çevirmemesini, uyandığımda bile dayak yemiş gibi olmamayı diliyorum.

Amin.

14 Şubat 2010 Pazar

ABİTOĞLU İSTİFA

Hakemler hata yapıyorlar ve yapacaklardır da. Biz nasıl işimizde hata yapıyorsak, onlar da maç içinde hata yapabilirler. Ofsaytı görmeyebilirler, faulleri yanlış değerlendirebilirler, eli kaçırabilirler hatta çizigiyi geçmeyen topa gol bile verebilirler. Ama eğer yaptığının ismi "hata" olmaktan çıkıyorsa, o hakeme bir daha maç yönettirilmemelidir. Manisaspor-Fenerbahçe maçının 55'inci dakikasında Emre Belözoğlu kaleciyi geçiyor ve kendini yere bırakıyor. Hakem Mustafa Kamil Abitoğlu penaltıyı vermiyor hatta kart göstermeye oraya doğru yürüyor ama o an kafasından neler geçiyorsa kartı gösteremiyor. Tabiri caizse yemiyor. Ben bir futbol sever olarak o pozisyona penaltı verse daha az sinirlenirdim. Derdim ki "Açısı kötüydü, yanlış penaltı verdi". Ama o sarı kartı göstermemesinin affedilir yanı yok. Bu kadar açık bir eyyamın, şikeden farkı yok bana kalırsa. Dilerim ki böyle hakemlerden ligimiz çok acil olarak temizlenir, çünkü adaletin olmadığı yerde, güven ortamı da olmayacaktır.

10 Şubat 2010 Çarşamba

GALATASARAY - ANTALYASPOR : 3-2

Galatasaray taraftarları, hem sakatlıkların çoğalması, hem başkanın açıklamaları, hem de rakip oyuncuların sertliğin dışına çıkan oyunları yüzünden epey gerginlerdi. Geçtiğimiz senelerde bu tarz gerginlikler takımın işine yarayabiliyordu ama bu sene tam tersi takımın zararına oluyor. Maçın birinci saniyesinde ve 60'ıncı saniyelerinde sert bir faul yaparak başladı Galatasaray. Sanki "artık bizde sert oynayacağız" der gibilerdi ama bu sertlik sadece maçın ilk 3 dakikasına kadar sürdü. Kimsenin dile getirmediği bu olay yani yumuşak oyun tarzı yüzünden Galatasaray aylardır (1.11.2009 Sivas maçından beri) Ali Sami Yen'de karşı takımı baskı altına alamıyor. Takımda kimse rakibine karşı sert ve hırslı oynamıyor. İleri uçtaki oyuncular çok kırılgan, topa girmeye korkan yapıda oyuncular. Onlara karşı sert oynanınca ya toptan uzaklaşıyorlar ya da ayarı tutturamayıp kırmızı kart görüyorlar. Yine de bir yere kadar forvet oyuncuların kırılganlığını anlayabiliriz. Ama takımda defansif orta saha oynayan, zaten topu oyuna sokamadığı için tek özelliği oyunu kesmek olan Mehmet Topal'ın yumuşak oyununu anlamak mümkün değil. 90 dakika boyunca Mehmet Topal'ın yaptığı faul sayısı 3'ü geçmemiştir. Yanında biri koşarken omzunu koymaması, koluyla şarj yapmaması karşı rakibin ataklara rahat çıkmasına sebep veriyor. Ayrıca altyapıda ne eğitimi aldığını da çok merak ediyorum, ona atılan pası kontrol etmesi 3 saniyeyi buluyor ve kontrol ettikten sonra pas atacağı tarafa öyle bir dönüyor ki pası nereye atacağını anlayamamak için hayatınızda futbol izlememiş olmanız lazım. Anadolu takımlarıyla oynarken, rakibin tek silahının kontrataklar olduğunu düşünürsek, orta sahada yapılacak bir faul sonrası Galatasaray'ın defansı yerleşecek ve rakibin poziyona girmesi zorlaşacaktır. Ama hakemin uydurduğu faulleri saymazsak, Galatasaray'ın karşı takıma yaptığı faul sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
"Kör ölür badem gözlü olur" misali 2 hafta önce herkesin sövdüğü Shabani Nonda gönderilince birden kıymete bindi biliyorsunuz. Dünkü maçtan sonra da "takım forvetsiz oynadı" tantanası yine başladı. Ama insanların anlamadığı Galatasaray'ın problemi gol atma ve pozisyon bulmaktan çok kolay gol yeme alışkanlığının devam etmesiydi. Takımın ideal defans dörtlüsünün 3'ünün oynamaması ve Lucas Neill'ın yeni gelmesi belki bir bahane olabilir ama bu takımın saçma gol yeme alışkanlığı son bulacak gibi durmuyor. Ayrıca bu transfer döneminde keşke Giovani yerine Thomas Hitzlsperger alınsaydı diye de insan aklından geçiriyor doğrusu.
Maçın yıldızı şüphesiz Elano'ydu. Hem kendi oynadı, hem takımı oynattı. Takımın en hırslı ve istekli oyuncusuydu. Ama Arda, Keita ve özellikle Giovani ona eşlik edemedi. Bu 3 ismin aksine Elano'nun en rahat pas alıp verdiği adam Mustafa Sarp oldu. Çok başarılı bir maç çıkarmasına rağmen Neceti'nin attığı ikinci golde topu nasıl alamadı anlamak mümkün değil. Kader Keita'da ki form düşüklüğü devam ediyor. Sabri'siz oyuna bir türlü alışamadı. Yeteri kadar top alamayınca, aldığı toplarla da fazla fantastik hareketler deniyor. Kaptırınca hem kendi küsüyor, hem takımı küstürüyor. Ayrıca dünkü maçta yeniden gördük ki, çok büyük ümitler beslediğim Aykut, Galatasaray'ın kalesini koruyacak kalitede değil. Yediği gollerde hatası yoktu ama diğer pozisyonlarda hiç güven vermiyor, attığı degajların hiçbiri yerini bulmuyor.
Hakemlerden bir ricam var. Zaman geçiren kalecilere lütfen 90'ıncı dakikada sarı kart göstermesinler. Ya 60'ıncı dakika gibi göstersinler ya da hiç göstermesinler. Futbol kamuoyunu salak yerine koymaktan başka birşey değil. Ayrıca Sedat'ın kendi takım arkadaşının gırtlağına sarılan ve Emre Güngör'e gözü önünde tekme sallayan sonra boğazını sıkan oyuncuya kart vermemesi, Elano'ya gösterdiği sarı kart ne kadar iyi bir hakem olduğunun göstergesiydi. Yan hakemlerinde hiçbir işe yaramadıklarına dün gece yeniden şahit oldum. Bünyamin Gezer'in uzak kaldığı pozisyonlarda gözü önünde top ofsayta çıkıyor veya Arda formasından çekiliyor sessiz kalıyor. Sadece ofsayt ve taç bayraklarını kaldıracaksa oraya bir makine koyalım, onların yaptığı işin ellikat daha iyisini yapacaktır.
Değinmeden geçemeyeceğim. Ömer Çatkıç kaç yaşına geldi, hala şaklabanlık peşinde. Düşünün ki hem Galatasaray, hem Fenerbahçe, hem de Beşiktaş taraftarları bir adamdan nefret ediyor. Demek ki bu insan kendisinde biraz hatayı arayacak. Kimse iki gol atan Necati'ye, adı kasaba çıkan Yalçın'a tepkide bulunmayıp herkes Ömer'e tepki gösteriyorsa bu adamın biri kulağını çekmeli. Kulağı çekilince anlar mı derseniz, pek zannetmiyorum. Ayrıca Necati Ateş hakkında da bir iki şey yazmak isterim. Dün bir burukluk oldu içimde onu karşı takımda görünce. Çok değişik yerlerde olabilirdi şu an. Tuncay Premier League'de oynuyorsa, O da rahatlıkla oynamalıydı. Ama yanlış zaman yanlış mekan oldu. Hakan Şükür'ler Ümit Karan'lar takımdayken, Galatasaray'ın en karanlık çağında takımdaydı. Çok severdim kendisini ama ne olduysa oldu kendini bizden mahrum bıraktı. Biraz daha sakin yapıda olsaydı şu an hala takımdaydı ve belki de en önemli kozlarından biriydi.
Sonuç olarak Galatasaray'ın acil önlem alması gereken iki konu var. Birincisi sertlik. Sertlik olmadan karşı takımı baskı altına almak sadece tribünlere kalıyor. İkincisi ise şut. Hele ki forvetsiz oynanan şu günlerde uzaktan atılacak her şutun çok önemi var ama Elano hariç şut atabilecek bir oyuncu maalesef Galatasaray'da mevcut değil. Özellikle Arda avrupada üst düzey takımlara gitmek istiyorsa şutunu kesinlikle geliştirmeli. Atletico Madrid maçına kadar 1 haftalık bir ara mevcut. Hakan Balta'nın iyileşmesiyle, Caner'den daha fazla verim alabileceğimizi düşünüyorum. İlk maçın deplasman olduğunu da düşünürsek sağlam bir defans oyunuyla ve Keita, Caner, Elano eşliğinde yapılacak kontrataklarla avantajlı bir skorla Galatasaray'ın Madird'den dönebileceğini düşünüyorum ama zaten beni asıl korkutan Ali Sami Yen'de oynanacak olan rövanş maçı.

"SPORUN EKONOMİK VE SOSYAL HAYATA ETKİLERİ, KURUMSALLIK" SEMİNERİ

"Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Üniversitesi Mezunları Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği ve Galatasaray Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilecek “Sporun ekonomik ve sosyal hayata etkileri, kurumsallık ve denetimi” konulu panel 13 Şubat 2010 Cumartesi günü saat 15.00’te üniversitemizin Aydın Doğan Salonu’nda gerçekleşecektir.
Tema konuşmacısı olarak Ekonomi’den sorumlu eski Devlet Bakanı Prof. Dr. Nazım Ekren’in katılacağı panelin programı aşağıdadır.

Yer: Galatasaray Üniversitesi Aydın Doğan Salonu
Tarih: 13 Şubat 2010 Cumartesi Saat: 15.00
Program:
Açılış Konuşmaları:
-Galatasaray Üniversitesi Rektörü Sn. Prof. Dr. Etem Tolga
-TFF Başkanı Sn. Mahmut ÖZGENER

Tema Konuşmacısı:
-Prof. Dr. Nazım EKREN (Akademisyen/İstanbul Milletvekili)
Panel Konuşmacıları:
Oturum Başkanı: Eşref Hamamcıoğlu (CEO / GSK yönetim kurulu mali işlerden sorumlu eski üyesi)
- Dr. Işın Çelebi (Eski Bakan ve GSK Yönetim Kurulu üyesi)
- Prof. Dr. Emre ALKİN: “Sporda Kurumsallık ve Kulüplerin STK olarak katkıları”
- Hasan YALÇIN (Denetim Yeminli Mali Müşavirlik Denetim Şirketi): “Büyüyen ve Gelişen Spor Ekonomisinde denetimin rolü”
- Alp ULAGAY; HABERTURK Spor Yazarı"

HAYVANAT BAHÇESİ

Maçlarda, rakip takımdan insanların da bu işten para kazandığını unutan, ağzından köpükler çıkarak rakibini tekmeleyen ama kamera görünce bir anda çiçek kız Candy modeliyle "Aile Kasabı" lafına içerleyen Türk oyuncuların fotoğraf albümünü ele geçirdim. Bakınız arkadaşlar futbol değil de ne oynuyor, siz cevap verin.
Sen misin Türk futbolunun yıldızı!!!

Sen misin Socceroo'ların kaptanı!!!


Sen misin çalımlarla Türk futbolunu güzelleştiren!!!

Sen misin 6 senedir istikrarla sakatlanmadan oynayan!!!
Sadece bu fotoğrafları bulabildiğim için bunları koyabildim, yoksa daha Alex'e, Kewell'a, Bobo'ya, Colman'a atılan acımasız ne tekmeler var. Sert oynamakla ahlaksızlığı ve hayvanlığı karıştıran defans oyuncuları çoğunlukta ülkemizde. Ama yine de bir bakıma şanslıyız. Ülkemizde Amerika'da ki gibi fazla sayıda hayvanat bahçesi bulunmamasına rağmen, aç 3 büyüklerin maçlarını. Kesin çıkar türü daha keşfedilmemiş hayvanlar.

9 Şubat 2010 Salı

KÖYÜN AKILLISI

Bilgin Gökberk'de, kendisinin de dediği gibi bir "köyün delisi" modeli var ne yalan söyleyeyim. Doğruları yazan insanların genelde sevilmediği, hatta günümüzde hapislerde yattığı ülkemizde, nadir bulunan spor yazarlarından kendisi. Şahsen, kendisinin yazılarını beğenirim. Karşı çıktığım konularda mail atarım. Çoğu gazetecinin aksine maillere cevap verir, hatta önemli konularda cep telefonunu bile vermekten çekinmez.
Fanatiği olduğum "Four-Four-Two" dergisinin bu ay ki sayısında, "Ne Dediler" bölümünde Bilgin Gökberk'in de bir sözü vardı. Demiş ki Bilgin Gökberk :"Bizim kariyerimiz iki sene Akşam, dört sene Tercüman, üç sene Fotogol. Senin eleştirdiğin adamsa sekiz sene AC Milan, beş sene Barcelona, iki sene Hollanda...".
Frank Rijkaard eleştirilmeyecek diye bir olay yok ama eleştiren insan önce aynaya bakmalı. Saygıyla alkışlıyorum Bilgin Abiyi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

VANCOUVER 2010

4 senelik bir aradan sonra, benim için her zaman yaz olimpiyatlarından daha eğlenceli olan kış olimpiyatları Vancouver 2010 başlamak üzere. Bu ayın 12'sinde 22'inci Kış Olimpiyatları başlıyor. Şubat'ın 12 sinde açılış seromonisiyle başlayacak olan Vancouver Kış Olimpiyatları, tam 16 gün sürecek ve olimpiyat ateşi 28 Şubata kadar Vancouver'da yanmaya devam edecek. Olimpiyatları almak için Güney Kore'nin Pyeong Chang ve Avusturya'nın Salzburg kentiyle yarışan Vancouver, kenti iki turlu seçim sayesinde kış olimpiyatlarını düzenlemeye hak kazandı. Seçim sisteminde ilk turda ilk iki sırayı alan ülkeler son turda bir daha oylamaya katılıyor. İlk turda Güney Kore'nin 51, Vancouver'ın 40 oy almasına rağmen, Vancouver 56, Pyeong Chang 53 oy aldı ve kazanan Vancouver oldu.
Vancouver, Kanada'nın batısında bulunup ülkenin 3'üncü büyük şehridir. Kanada'nın 3'üncü büyük şehrinin nüfusunun 2,2 milyon olduğunu ve nüfus çokluğunu marifet sayan başbakanımızı düşününce, güzel ülkem için üzülüyorum hakkaten. BBC tarafından "Dünyanın en yaşanılabilir" şehri seçilen Vancouver, ismini 1790'larda şehri keşfeden İngiliz kaptan George Vancouver'dan almıştır. Film yapımcılığı konusunda Los Angeles ve New York City'den sonra üçüncü büyük şehir olması sayesinde "Kuzey Hollywood" ismiyle anılmaktadır. İklim bakımından Kanada'nın en ılıman iklimine sahiptir.
2010 Kış olimpiyatları logosu 2005'te tanıtılan, çöp adama benzeyen ve türkçe anlamı arkadaş olan "Ilanaaq the Inunnguaq"'dır. Maskotlar ise deniz ayısı olan Miga, koca ayak Quatchi ve ne idüğü belirsiz Sumi'dir. Bu yaratıkların hepsi şehrin efsanelerine ve masallarına dayanılarak üretilmiştir. 2010 Dünya basketbol şampiyonasındaki maçların Van'ın 500 km yakınında bile oynanmayacak olmasına rağmen maskotun çirkin bir Van kedisi olduğunu düşünürsek, bu 3 maskot gayet başarılıdır kanımca.
Ülkemizden 6 sporcu bu güzel organizasyona katılıyor. "6" rakamı sizlere az gelebilir ama ülkemizin 3 bir yanının denizlerle çevrili olduğunu, yüzmenin bedava olduğunu ve bilinen yüzücü sayımızın bir elin parmaklarını geçmediğini düşünürsek, bence 6 yarışmacıyla katılmamız normal. Zaten "iyiyiz" dediğimiz futbolda bile kaç sporcumuz yurtdışında oynamakta. Bu bile sporda ne kadar geride olduğumuzun başlı başına bir kanıtıdır. 3 Bayan ve 3 Erkekten oluşan kadromuzun en bilinen ismi şüphesiz Tuğba Karademir. 86'lı doğumlu gururumuz bugüne kadar bizlere çok büyük bir gurur yaşattı. Ülkemizde ünlü olmanın kötü birşey olduğunu düşünürsek yakın zamanda bizi gururlandıran bu sporcumuz, sanki çok destek olunmuşçasına ve olimpiyat ruhu bilinmeden "niye madalya kazanamıyor" diye eleştirilecektir. Yine de ne sonuç olursa olsun, kendi adıma olimpiyatlara katılma başarısı gösteren bu 6 sporcumuzu canı gönülden kutlamak isterim. Bu 6 altı sporcumuzun listesi :
  • Kelime Çetinkaya - Cross-country Skiing
  • Tuğba Taşdemir - Alpine Skiing
  • Tuğba Karademir - Figure Skating
  • Sebahattin Oglago - Cross-country Skiing
  • Erdinç Türksever - Alpine Skiing
  • Ömer Yusufoğlu - Cross-country Skiing
Çocukluğumdan beri çılgınlar gibi izlediğim, çıkan her bilgisayar oyununu aldığım kış olimpiyatlarının başlamasına sadece 10 gün kaldı. Tabii ki ne kadar kayağı sevsem de Türk genlerim sayesinde en favori ve en merakla beklediğim spor buz hokeyi. Umarım güzel bi 15 gün geçirir, bol rekorlu, bol mücadeleli bir olimpiyatlar geçiririz.