31 Ocak 2010 Pazar

DENİZLİSPOR - GALATASARAY = 1-2

Sanki yeni bir sezona başlamışcasına Galatasaray takımında yeni yüzler gördük bu maçta. Defansın göbeğinde Lucas Neill, orta sahanın ilerisinde Emre Çolak, forvette Jô ve yedekte bekleyen Gio, Galatasaray'ın sezonun ikinci yarısı için yeni umutlarıydı. Bu 4 oyuncu için, bir maçlarını izleyip "iyi" demek fanatiklik, "kötü" demek insafsızlık olur. Takım arkadaşlarını, ülkeyi ve ülke futbolunu tanımaları için hepsine biraz zaman tanımak gerekiyor. Dün maçı televizyon karşısında izledim, televizyondan izlediğim maçları yorumlamak bana çok mantıklı gelmez. Çünkü televizyondan izlediğimizde, bize kötü gelen bir oyuncu defansına çok yardım etmiş ve açıkları kapamış olabilir. Veya tam tersi çok klas hareketler yapan bir oyuncu, takım arkadaşlarına hiç destek vermiyor olabilir. Bunun en büyük örneği Lincoln ve Elano'dur. Elano, yerini boşaltan beklerin yerini hep doldurur veya karşı takımın atağını hep faulle keser ama tabii ki bunlar Türk futbol kamuoyu için hiç önemli değildir. Çünkü Türk kamuoyu boş alanda topu sektiren, sağa bakarken sola pas veren Lincoln'ü sever.
Denizlispor'un kritik durumu ve Fenerbahçe'nin gündüz ki galibiyeti, maçı daha zorlu bir havaya sokmuştu. Ama maç boyunca Galatasaray oyundan ne kadar düşse de Denizlispor'un maçı kazanacak gücü yoktu. Çok önemli sakatlar yüzünden Galatasaray beklenen oyunu bugün oynayamadı. Maç sonrası Rıdvan Dilmen'in yaptığı yorumda, Rijkaard'ı oyuna niye ofansif oyuncu almadığı konusunda eleştirdi. Ama bilmediği veya bilmek istemediği konu, Rijkaard'ın oyuna aldığı oyuncular hariç klübede oturan isimlerin Aykut, Serkan, Emre Aşık ve Çetin Güngör olmasıydı. Yani bu oyuncuları bırakın ofansif oynatmayı, defansif orta saha olarak bile oynatamazsınız. Zaten bu yüzden Rıdvan Dilmen oynanmış maçı yorumlayabiliyor, maç oynanmadan çözüm getiremiyor. Düşünün Türkiye televizyonlarındaki iyi yorumculardan birisi buysa, vah Türk futbolunun haline. Ama tabii hata bende, eleştirmenleri dinleyip, onları ciddiye alıp sinirlenmem tamamen benim hatam. Ayrıca eleştirmek istediğim bir diğer konu da "Galatasaray bu kadar transfere rağmen yine kötü oynuyor" yorumları. Galatasaray, bu oyuncuları transfer edeli, daha 10 gün bile olmamışken, takımdan yüzde yüz bir performans artışı beklemek ya insafsızlık ya da art niyetlilik olur. Sanki gerçek hayatta değil de PES'te takıma transfer yapıyor insanlar.Galatasaray'ın yeni transferlerinden Lucas Neill ve Jô takıma ne kadar katkı sağlarlar, şimdiden bilmek zor ama söyleyebileceğimiz tek konu takım arkadaşlarıyla kesinlikle iyi geçinecekleri. Maç içinde ve özellikle maç sonunda, daha 1 haftadır takımda olan insanların birbirine mutlulukla sarılmaları, takım için çok büyük bir artı. Tabii bunda kaptan Arda Turan'ın rolü çok büyük. Gollerde, önce pası veren arkadaşını kutlaması, yabancılara sıcak davranması, Arda'nın ne kadar büyük bir kaptan olacağının göstergesi. Hakan Şükür, Arda'nın yaptığı şu hareketleri yapsaydı, ulaşmayı hayal ettiği Metin Oktay mertebesine belki ulaşabilirdi.
Geçen haftaların yıldızı Caner dünkü maçta da esas yerinin orta saha olduğunu bir daha kanıtladı. Tuncay vari savruk çalımları, orta sahada oynarken yapınca sorun olmuyor ama defansta yapınca hem defansın dengesini bozuyor, hem de yerini çok kaybediyor. Ama yine de Arda'nın maksimum iki seneye avrupaya transfer olacağını düşünürsek, Caner'in bonservisini almak için klübün elinden geleni yapması gerekiyor. Mustafa Sarp'ı da her hafta gelenek haline getirmişçesine kutluyorum. Daha takımda 5'inci ayı olmasına rağmen, en sevdiğim futbolcular arasına girdi. Keşke hayatımıza 29 yaşında değil de 23 yaşlarında girseydi. Ayrıca Rijkaard'ı, 1991 doğumlu Emre Çolak'a güvenip, oynattığı için de tebrik etmek gerekir. Altyapıdan çıkmış oyuncuları kazanmak, benim için 3 puan kazanmaktan her zaman daha önemlidir. Fiziksel dezavantajlarını kapadığı takdirde ileri ki senelerde takıma katkısı daha fazla olacaktır. Son bir sözüm de Leo Franco'ya, kendisini Allah'a havale ediyorum.
Maçın genel görüntüsüne bakıp Galatasaray'ı eleştirmek tabii ki mümkün, ama Hakan Balta, Sabri, Mehmet Topal ve Keita'nın, takıma kısa süre içinde katılacağını düşünürsek takım daha iyi olacaktır. Yine de takım ne kadar kötü oynasa da, bu takımın başında Rijkaard ve Neeskens ikilisi olduğu sürece umutlar her zaman taze kalacaktır.

29 Ocak 2010 Cuma

GALA UNITED

Elano, 3 sene önce 8 milyon Pound'a Manchester City'e transfer oldu. 28 yaşındaki yıldız Ukrayna liginden Brezilya milli takımına seçilen ilk oyuncu oldu ve milli formayı 42 defa giydi. Sene başında Kaka'nın gidişiyle AC Milan'a transferi düşünüldü ama Galatasaray hızlı davrandı.
Jô, 2 sene önce 18 milyon Pound gibi astronomik bir ücret karşılığında Manchester City'e transfer oldu. 22 yaşında olmasına rağmen, 10 defa milli formayı giydi. Ne teadüftür ki milli formayı ilk giyişi Türkiye'ye karşı olmuştu. Pato'yla beraber kendi jenerasyonunun en iyi iki isminden biri olarak gösterildi.
Giovani Dos Santos, hepimizin bildiği adıyla Gio, Barcelona akademisinden çıkmış ve Ronaldinho'nun veliahtı olarak lanse edilmişti. Oynadığı mevkiideki yetenekli oyuncu sayısının fazlalığı ve Messi fenomeni yüzünden, daha fazla şans bulabileceği bir yere, Tottenham'a transfer oldu. Düşüşte olduğu söylenmesine rağmen 2009 CONCACAF turnuvasının MVP'si (en değerli oyuncu) seçildi.
Bu 3 isimden en yaşlısı 28 yaşında. Artık bu 3 isim ülkemizde, Galatasaray forması giyecekler. Umarım bundan sonra, "ülkemizde sadece yaşlı yıldızlara forma giydirebiliriz" klişesi tekrarlanmaz, umarım bütün büyük klüplerimiz böylesine önemli ve kasalarını yormayan transferler yaparlar.

28 Ocak 2010 Perşembe

MERCİ POUR TOUT NONDA

Her ayrılık acıdır, hepsi kalbimizde derin bir yara açar. Çok sevmiştik kendisini. Geldiği gün çok sevinmiştik. Ali Lukunku'lar, Christian'lar, Bratu'lar sonrası, ilk defa iyi bir forvet oyuncusu gelmişti Galatasaray'a. Tek şanssızlığı Hakan Şükür ve Ümit Karan'ın mutlak güç olduğu bir takıma gelmişti. İlk zamanlar savaşmayı denedi. "Antremanda antilop gibi koşanlar, deplasmana maça gelmeyip bizi yalnız bırakıyorlar" diyerek çoğu kişinin görmek istemediği, gerçekleri su yüzüne çıkardı. Ama yeniçeri ocağı çok güçlüydü. Baktı olmuyor, işler düzelmiyor; O da kendi kabuğuna çekildi. İlk geldiği zamanlardaki gülen güzü kayboldu zamanla. Zaten çok büyük sakatlıklar geçirmişti. Yaşı da ilerledikçe eskisi gibi verimli olamamaya başladı. Herşeyi unutan halkımız, Nonda'yı ne kadar çok sevdiğine de unutmuş, insafsızlık göstermeye başlamıştı.; hatta küfür bile etmeye cesaret edebiliyorlardı.Güzel başlayan bir hikaye, yine kalp kırıklıklarıyla bitti. Göremedik bu ülkede, gülen gözlerle birinin uğurlandığını. Keşke ne vereceğini bilmediğimiz yabancı oyuncuları, havalimanlarında karşıladığımız gibi, bize hizmet etmiş oyuncuları havalimanlarında yolcu edebilsek, son bir kez gülen yüzünü görebilsek.

Her zaman sevdik seni, her zaman da seveceğiz. Tüm iyi dileklerimiz her zaman seninle, hoşçakal Shabani Nonda, herşey için çok teşekkürler...

26 Ocak 2010 Salı

HARRY KEWELL

Gazetelerdeki haberlere göre yazı yazmak pek bana göre değil ama dayanamadım. Bu sabah hangi gazeteyi açsam "Yolcu Harry Kewell mı?" haberleri ilk sayfadan verilmişti. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gözlerimin gördüğünü beynim inkar etmek istiyordu. Palavracı basına inanmasam da, dün Adnan Polat'ın ağzından transfer konuşmaları, gerçekten Harry Kewell'ı işaret ediyordu.Türkiye böylesine karakterli, böylesine güler yüzlü, böylesine çalışkan, böylesine profesyonel kaç insan gördü? Hayata karşı duruş değil midir en önemli olan? Galatasaray'ı; Fenerbahçe'den, Beşiktaş'dan ayıran en önemli konulardan biri futbolcusuna bağlılığı ve futbolcularının klüplerine bağlılığı değil midir? Bu klüp çok karakterli bir davranış sergileyip Linderoth'a bakmadı mı sonuna kadar? Şimdi nereden çıktı Kewell'ı sakatlandı diye göndermek, sığarmı bu klüpçülüğe? Herşey sadece sahada kazanılan başarı mıdır? Bu mudur bir futbol klübünü büyük yapan? 15 sene şampiyon olamadığı zaman küçüldü mü Galatasaray, 20 senedir şampiyon olamıyor diye küçülecek mi Liverpool?
Hagi'den sonra ilk defa bu kadar bağlandık birine, ilk defa biri bu kadar içimizi ısıttı gülüşüyle, mimikleriyle... Gönderilecek olursa eğer, kalbimizde açılacak yarayı kimsenin transferi veya hiçbir kupa iyileştiremez. Galatasaray bu değildir, bu olmamalıdır.

25 Ocak 2010 Pazartesi

"KAR"LI GECE

Soğuk ve karlı bir pazar gününde evde maçın iptal olup olmayacağını beklerken, klübün resmi sitesinden, stat kapılarının 17.30'a açılacağı bilgisi verildi. Bu demek oluyordu ki "erken saatlerde Mecidiyeköy'e gelmeyin, zemini temizleyemezsek maçı iptal ederiz". Ama saat 17.30'da iptal haberi gelmediği için bizde düştük yollara. Hava kötü diye takımın yanında olmamak pek bize göre bir hareket değildi ki bence hava o kadar kötü de değildi. Ama stadın içine girince benim gibi düşünen insan sayısının çok fazla olmadığını gördüm. Açık tribün neredeyse bomboştu, yönetim yeni açıktakileri, kapalı tribüne alarak yağan kardan korudular. Numaralı tribünde ise parmakla sayılacak kadar az insan bulunuyordu. Esasında benim içinde en güzel maçlar bunlardır, az kişi demek gerçekten duruma önem veren kişi demekti, gerçekten oraya ait olan insanlar demekti. Yani Sayın Mükerrem Taşçıoğlu'nun tezahürat fetişistliğini tatmin eden ama klübün 50 metre yakınına yaklaştırılmaması gereken, hatta stadyum dışında "Galatasaray" kelimesini kullanmalarının bile yasaklanması gereken kişiler, dün maçta takımlarının yanındalardı.
Maç öncesi, bende herkes gibi yeni transferleri görmek için sabırsızlanıyordum. Beklediğimiz gibi Neill ilk onbirde, Jô yedek klübesinde maça başladı. Lucas Neill'in takımla daha bir haftadır antreman yaptığını düşünürsek, kendisinin ne kadar iyi ve profesyonel bir futbolcu olduğunu dün bize ispatladı. Daha ilk maçından hem taraftara, hem takım arkadaşlarına güven verdi. Sağlam duruşu ve arkadaşlarının açıklarını kapaması ilk maç için güzel sinyallerdi. Bu konudaki tek korkum, taraftarın, Türk basınının "defans oyuncusu iyi pas yapmalı" palavrasının gazına gelip, her topu Lucas Neill'e verip, şahane ara pas atmasını beklemesidir. Dünyanın en iyi defans oyuncusu Cannavaro'nun, Nesta'nın veya dünyanın en iyi takımı Barcelona'nın defans oyuncularının oyun kurduğuna ben 30 senelik hayatımda daha şahit olmadım. Pique veya Puyol, topu kaleciden alır, önündeki Xavi, Busquets, Yaya Toure'ye aktarır, oyun kurma görevini onlar yapar. Zaten oyun kuracak kadar yetenekliyse, o oyuncuyu altyapıdayken antrenörleri orta saha oyuncusu olmaya yönlendirirlerdi
Jô hakkında 20 dakika için bir karar vermek çok mümkün değil bence. Kumaşı ve kariyeri tabii tartışılmaz ama takım arkadaşlarına uyumunu ilerleyen haftalarda daha iyi göreceğiz. Ama ilk izlenimim Florya'ya bir tane daha neşeli Brezilyalı geldi, takım arkadaşlarıyla diyaloğu iyiydi.

Maça gelirsek Galatasaray maça beklediğimden daha tempolu, daha konsantre başladı. 1-0'lık sonuç belki insanları tatmin etmeyebilir ama ben oynanan oyundan son derece keyif aldım. Devre arası takıma iyi gelmiş, üstlerindeki "yine mi puan kaybedeceğiz" korkusunu atmışlar. Özellikle Gaziantep 10 kişi kalmadan, sol kanatta kurulan Arda-Caner-Hakan Balta üçgenleri çok verimli işledi. Bu üçgenler devamlı surette alan boşaltıp, birinin orta yapmasını sağladı. Ama bu ortalara karşılık verecek bir forvet oyuncusu sahada yoktu. Son 2 aydır Nonda çok güçsüz, ayrıca çok istekli de değil. Üstüne zaten küskünken, bir de hakkında transfer haberleri çıkınca iyice olaydan kopmuş. Ama yine de taraftarın tepkisini çok yersiz buluyorum. Ne kadar beğenmeseler de, en azından Atletico Madrid maçlarında Nonda'ya muhtaçlar. Maç içinde yuhlayıp moralini bozmak, hiçbir şekilde Galatasaray'ın lehine olmayacaktır. Ayrıca ne olursa olsun kimse, sahadaki futbolcuyu yuhlamamaladır, buna kesinlikle hakkı yoktur. Ronaldinho'nun Inter-Milan maçında penaltı kaçırdığını düşünürsek, Nonda kaçırmış çok mu diyip geçmek hepimizin ruh sağlığı için daha iyi olacaktır.
Dün iki takımı da tebrik etmek gerekiyor ama özel bir tebriği Caner Erkin'e haketti. Moskova günlerinden alışık olduğu karlı zeminde, Gaziantep defansı arasında slalomlar yaptı. Devamlı adam eksiltti, içeri katetti. Gerçi bu içeri kat etmeler, Arda'yı sıkıştırsa da hep etkili oldu. Kiralık bir oyuncunu bu kadar özverili oynaması gerçekten sevindirici. Yıllarca ruhsuz Aydın'a destek veren taraftar, böyle bir Caner Erkin'in her zaman arkasında olacaktır. Maçın ikinci adamı Elano'ydu. Sezon başı kampını kaçırması takıma adaptasyonunu zorlaştırmıştı. Devre arası kampı en çok Elano'ya yaramış gibiydi. Belki Türk halkının seveceği tarz da oynamıyor ama bence Elano her teknik adamın takımında görmek isteyeceği bir futbolcu. Hem pasları, hem soğuk kanlılığı, hem de toptan kaçmaması onun en önemli özellikleri. İkinci yarı inanın ki Elano'yu çok daha fazla öveceğiz. Ayrıca Mustafa Sarp da karakterli ve özverili futboluna devam ediyor, büyük ihtimalle bu yazıları okumasa da kendisine sene başından beri verdiği katkı için teşekkür etmek istiyorum. Gaziantepspor'lu Julio Cesar içinde bir iki güzel şey yazmadan geçemeyeceğim. Bu adam varken, Beşiktaş nasıl gidip Tabata'yı aldı akıl sır erdirmek mümkün değil. Hem yetenekli, hem kuvvetli. Servet'le Hakan Balta'yı bayağı bir süre zorladı ama tek başına kaldığı için etkili olamadı.

Kar yüzünden maçın tatil olmaması gerçekten Galatasaray için iyi oldu, ilerleyen günlerde Türkiye kupası ve Avrupa maçlarını düşünürsek fikstür sıkışacaktı. Maç oynandı, 3 paun alındı ve görev tamamlandı. Ama 3 puandan daha önemlisi, takım ilerleyen haftalar için güzel ve özverili oyun adına ümit verdi.

Sevindirici Haber: Afrika kupasında, çeyrek final mücadelesinde inanılmaz bir gol atan Keita Florya'ya dönüyor. Keita'nın takımı Fildişi Sahili, uzatmalarda Cezayir'e elendi. Bu kadar sakat varken Keita'nın geri dönecek olması, camia'yı, taraftarı özellikle Rijkaard'ı çok rahatlatacaktır.
Garip bir durum: Kapalı tribündeki bazı taraftarlar Gaziantep'li oyunculara kar topu atarak saçmaladılar ama esas saçmalamayı sahayı temizlemeye çalışan işçilere kar topu atarak yaptılar. O sğukta maç oyanansın diye emek veren garibanlara, bu tarz garip hareketleri yapanları toplayıp incelemek, çocukluklarına inmek, hatta onları orada bırakmak lazım bence.

17 Ocak 2010 Pazar

MéS QUE UN CLUB - BARCELONA

2008-2009 sezonunun 6 kupalı takımı, kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi futbol takımı olan Barcelona'ya, 6 sezon önce bir Türk kalecimizi verdikten sonra, ülkemizin yolu yeniden bu büyük Katalan takımıyla kesişti. İspanya Havacılık Kurumunun bütün engellemelerine rağmen, bugün (18.01.2010) Barcelona ve THY (Turkish Airlines) resmi sponsorluk sözleşmesini imzalayacaklar. Bu sözleşmeye göre seneliği 3 milyon Euro olmak üzere, 3 sene boyunca Barcelona, tüm yurt dışı seyahatlerini Türk Hava Yollarıyla yapacak. THY genel müdürü Temel Kotil'in belirttiklerine göre Dünyada 18'inci, Avrupada 4'üncü olan THY, marka değeri adına Kevin Costner reklamlarından sonra ikinci büyük atağını gerçekleştirmiş oldu. Bundan sonraki adım, ilk görüşmelerin olumsuz sonuçlanmasına rağmen Manchester United'la sponsorluk antlaşması imzalamak olacakmış.Ülkemizde çoğu kişi Barcelona'yı tutar.Real Madrid'e genelde Franco dönemi yüzünden olsun, futbolu parayla eşdeğer gördükleri için olsun, Cristiano Ronaldo gibi İsmail YK çakması bir adamı transfer ettikleri için olsun sempatiyle bakılmaz. Artık bu antlaşmadan sonra Türk halkı iyice Barcelona fanatiği olur, hatta yakında Barcelona o kadar çok sevilir ki halkımız maçları izlerken oyunculara küfür etmeye bile başlar. Bizde böyledir, kendi takımını o kadar çok seversin ki, takımı babanın zannedersin, hele ki bilete para verdiysen kendinde küfretme hakkı bile olduğunu sanırsın. Ama kendine taraftar zannedenlerin bilmedikleri, takımı değil başarıyı sevdikleridir. O yüzden Anadolu'da yaşayanlar kendi şehir takımlarını tutmaz, o yüzden Galatasaray veya Fenerbahçe iki maç üst üste kötü sonuç alınca tribünler hemen boşalır.

Umarım ki bu sponsorluk antlaşması futbol dünyamızı ve halkımızı sadece Messi'nin çalımları ve Xavi'nin asistleri yerine, Barcelona'yı daha detaylı izlemeye, buralara nasıl geldikleri hakkında düşünmeye sevk eder. Umarım ki sadece müzelerinden bile senede nasıl 5 milyon euro kar ettiklerinden; bir sezonda 6 kupayı, nasıl ilk onbirlerinde 7 tane altyapı oyuncusu oynatarak kazandıklarından; altyapılarından nasıl tek pas yapılacağını bilen ve pas geldiğinde top nasıl kontrol edilir bilebilen oyuncular yetiştiğinden ders çıkaran yöneticilerimiz olur. İşte o zaman senede verilen 3 milyon euro'nun karşılığı hayli hayli alınır.

14 Ocak 2010 Perşembe

YAYIN İHALESİ SONRASI KLÜPLERİN KAZANCI

Ne kadar basında ve halk arasında ihale tutarı 321 milyon dolar dense de, digitürk'ün cebinden çıkacak senelik tutar KDV dahil tam tamına 424 milyon dolar. Tabi bu paranın bizi ilgilendiren kısmı 321 milyon dolar. Sizler için klüplerimizin kasasına girecek parayı adım adım göstermek isterim.
  1. %35'LİK 18 TAKIMA DAĞITILACAK EŞİT PAY = 112,350,000.00 $
    Takım başına düşen pay : 6,241,666.66 $
  2. %11'LİK ESKİ ŞAMPİYONLUKLAR PAYI = 35,310,000 $
    Galatasaray 17 Şampiyonluk = 11,327,448 $
    Fenerbahçe 17 Şampiyonluk = 11,327,448 $
    Beşiktaş 13 Şampiyonluk = 8,661,543 $
    Trabzonspor 6 Şampiyonluk = 3,997,092 $
  3. %45'LİK PUAN DURUMU PAYI = 144,450,000 $
    Alınan Puan / 846 = Alınan Puan*170,744.68 $
  4. %9'LUK İLK ALTI PAYI = 28,890,000 $
    28,890,000$ / 6 = 4,815,000 $
Puan durumunundan gelecek payı saymazsak ve Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor ilk 6'ya gireceğini sayarsak 2010/11 Futbol sezonundan itibaren 4 büyüklerin kazanacağı tutarlar:
Galatasaray : 22,384,114.66 $
Fenerbahçe : 22,384,114.66 $
Beşiktaş : 19,718,209,66 $
Trabzonspor : 15,053,758,66 $

Ayrıca Galatasaray veya Fenerbahçe'nin 70 puan kazanacağını düşünürsek yukarıdaki tutarlara artı olarak 70*170,744.68 $ = 11,852,127.60 $ daha kazanacaktır.

Toplamda Galatasaray ve Fenerbahçe'nin kasasına 1 sezonda girecek minimum para 34,236,242.26 $ olacaktır. Veya Ligin dibine demir atmış 25 puan toplayacak bir takımın kasasına girecek para 10,510,283.66 $ olacaktır.

Ayrıca Turkcell Süper Lig'deki bir galibiyetin 512,234.04 $, bir beraberliğin 170,744.68 $ olduğunu hatırlatmak isterim.

Bana sorarsanız 57 senelik Türkiye futbol 1. ligini düşününce, Türk futbolu bu paranın yarısını bile etmez ama dileyelim ki bu büyük meblağlarla Türk futbolunda iyiye doğru biri dönüş gerçekleşsin ve dileyelim ki klüplerimiz bu muazzam paralarını Tabata'lara, Aragones'lere, Lincoln'lere harcamasınlar.

SOCCEROO'S CAPTAİN

Galatasaray'la ilgili bütün transfer, sakatlık ve bunun gibi gelişmeleri ilk öğrenen insanlardan biri olup, arkadaşlarımı bilgilendirmekle övünürdüm; Ta ki bu sabaha kadar. İki buçuk senedir her sabah, uyku problemi ve mutsuzlukla geldiğim işimde, bir sabah klasiği olarak girdiğim http://www.galatasaray.org/ sitesinin açılış sayfasındaki transfer haberi, yüzüme 1 saatliğine yılık bir gülme ifadesi koymaya yeterli oldu. Gazeteler tirajı arttırmak için hep forvet transferleri yazıyorlardı ama Galatasaray'ın öncelikli ihtiyacı, defansın göbeğinde liderlik yapacak, arkadaşlarını düzene sokacak, ofsayt taktiği komedilerine son verecek bir oyuncuydu. Öncelikle devre arasında 800.000 Pound'a alınan kendi milli takımında oynayan bir oyuncunun transferi, avrupa kupalarında da oynayacağı göz önüne alınınca kesinlikle çok ekonomik bir transferdir. Basında ve çevrenizde bir sürü insan çıkacaktır, "sene başında bu oyuncuyu neden bedava almadınız" diye soracak (Bu insanlarla Yılmaz Vural milli takımın başına gelsin diyenler büyük ihtimalle aynı kişiler olacaklardır). Ama onların bilmediği konu "bedava" diye tabir edilen hiçbir oyuncu bedava olmamasıdır. Bonservisi elinde olan oyuncular, neredeyse bonservis bedelleri kadar ayak bastı parası alırlar. İşte bunu anlayamayacak insanlara öncelikle transfer işinin köle ticareti olmadığını anlatmak, yani bir oyuncu bedava diye sizin klübünüz yerine başka bir klübü tercih edebileceğini güzel bir dille anlatmak; anlamıyorlarsa fiziksel şiddet uygulamak gerekir.

Ama hala Türkiye'de ki spor cahillerine dayanacak gücü olan, insaflı olup normal gerekçeler göstermek isteyenlere şöyle bir liste çıkarabiliriz.
  1. Sezon başında, Lucas Neill Premier League'in büyülü havasından ayrılmak istemedi.
  2. Alex Ferguson'un veliahtı olarak görülen David Moyes ile çalışma şansını kaçırmak istemedi.
  3. Bizim bildiğimiz İstanbul'u yabancılar bilmediği ve gösterilmediği için Türkiye'ye olan önyargı.

Şu anda Galatasaray'a gelme sebepleri ise:

  1. En başta Elano'yla ortak noktası olan, Dünya Kupasında formda olma isteği. Bu sezon Everton'da sadece 15 maç oynadı. Dünya kupasına hazır halde gidebilmek için sürekli forma giyebileceği bir takıma gitmeliydi.
  2. Sezon sonunda büyük ihtimalle gönderilecekti. Yaşı itibariyle Premier League'de yarışmacı bir takımda oynayamazdı.
  3. Büyük ihtimalle Harry Kewell'ın ısrarları ve Kupa kaldrıma isteği
  4. İngiltere'de yaşanan güvenlik sorunları ve hırsızlık. 2009 Eylül'ün sonlarında hırsızlar evi soymaya geldiklerin Lucas Neill evin içindeydi.

"Socceroo"ların kaptanının futboluna gelirsek, Lucas Neill'in en büyük özelliği her oynadığı takımda lider olabilme özelliği. Harry Kewell gibi bir futbol efsanesiyle yıllardır aynı dönemlerde milli takım kadrosunda olmasına rağmen, Avustralya milli takım kaptanlığını yapması, nasıl bir lider olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır. Lucas Neill ayrıca, Harry Kewell'dan sonra milli takımında oynamış en genç oyuncudur. Harry Kewell Liverpool forması giyerken, Liverpool Lucas Neill'i kadrosuna katmak istemiş ama klübüyle bonservis konusunda anlaşamamıştı. Bu kadar kaderleri birlikte yazılmış olan ama kesişemeyen iki büyük futbolcu kariyerlerinin en tecrübeli döneminde Galatasaray forması altında buluşuyorlar. Bu da sanırım Galatasaray taraftarını mest etmeye yeterli olacaktır. Lucas Neill'ın bir diğer önemli özelliği ise kanının son damlasına kadar takımı için savaşmasıdır. Sanırım bu kültürü İngiltere'de ilk oynadığı takım olan deliler klübü Millwall'da edinmiştir.

Ülkemizin milli takımının veya 3 büyüklerin defans problemleri düşünülmeden, bu oyuncuya sallayacak, "bu adamdan Bank Asya'da çok var" diyecek şuursuz yorumcular elbet çıkacaktır. Bu tarz insanların tersine, benim fikrim Lucas Neill, çok yerinde, çok ekonomik ve tam eksikliği duyulan bir transferdi. Artık dileğimiz Atletico Madrid maçlarına kadar uyum sürecini atlatmasından ve egosu tavanda olan Servet'e kendini kabul ettirebilmesinden başka birşey olamaz sanırım.