22 Nisan 2009 Çarşamba

Futbol Yönetimi

Bundan 15 sene önceye kadar klüplerimizde ki yöneticilerin hepsi parası olan, klüp üyeleri tarafından tanınan, başka bir özellik aranmayan insanlardı. Günümüzde bu durum 4 büyük klüp harici hiç değişiklik göstermedi. 4 büyük klübümüzde de çok değiştiği söylenemez esasında. Futbol olarak önümüzde ki İtalya, İngiltere, İspanya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde profesyonellik klüplerin her kademesine çok uzun süre önce girdi. Türk futbolunun 6'ıncılık için mücadele ettiği Portekiz, Rusya, Hollanda ve Yunanistan gibi ülkelerden, profesyonellik adımını tamamlayan bir tek Hollanda oldu. Bizim bu ülkeleri yakalayabilmemiz içinde gerekli adımları atmamız gerekiyor. Artık kafamızda ki "profesyonellik" kalıbını sadece futbolculara yüklemeyi bitirip, esas profesyonelliğin yönetimlerde olması gerektiğini anlamalıyız. Nasıl futbolcu altyapısı veya eğitimi oluyorsa, aynı şekilde yönetici eğitimi de olması gerekiyor.

Klüp içinde yöneticilerin, özellikle başkanların ayrı bir yeri olması gerekiyor. Yöneticilerin ve teknik direktörlerin sevilen bir okul müdürü gibi olmaları, sporcuların onlara "Adnan Abi, Yıldırım Abi" diye hitap etmemesi lazım. Tabii disiplin sağlayalım diye hiç kimsenin yüzüne bakmayan, kendisini tanımayan Hüseyin Beşok gibi bir basketbolcuyu bile takımdan sürmeye çalışan yöneticilerden de olunmaması gerekiyor. Yani işin özü arkadaş olmak değil arkadaşça davranmaktan geçiyor.
Futbolcuları artık sadece futbol yönünden geliştirme devri -ki biz kendi ülkemizde hala onu bile yapamıyoruz- çoktan kapandı. Örneğin Bayern Münih teknik direktörü Jurgen Klinsmann, yabancı oyuncularına almanca, Alman futbolculara ise ingilizce dersi aldırıyor. Toplu sinema tiyatro organizasyonları düzenleniyor. 100 yıllık çınar denilen klüplerimizin formasını giyen sporcularında sizce kültürel yönden kendileri bir üst seviyeye çıkarmaları, sporcuların klüplerinin tarihlerine uygun hareket etmesi gerekmiyormu?
Galatasaray yönetiminde, Türkiye reklam dünyasının en önde gelen isimleri bulunmakta. Şu an Türkiye'nin futbol alanında ki tek yıldızı, avrupanın önemli klüplerinde oynama kapasitesi olan tek futbolcusu Arda Turan için, iyi bir reklam politikası gerekmiyormu? Dış görünüşü ve karakteri insanı biryere kadar getirebilir. Önemli olan, bunları insanlara gösterme ve satma biçimidir. Arda Turan'ı bir sürü televizyon kamerasıyla hayır kurumlarına göndermek, çocuk organizasyonlarına götürmek, giydiği kıyafetlerden gittiği mekanlara hatta kız arkadaşlarının hayat tarzına karışmak, Arda Turan ürün satışlarına ve Galatasaray isminin daha çok konuşulmasına yarar sağlamaz mı? Daha kaç sporcuyu "Türkü Baba" tarzı alaturka takma adlar takarak topluma sunacağız, daha kaç futbolcunun üçüncü sınıf mankenlerle, dansözlerle medya önüne gelmelerine izin vereceğiz? Yönetimler kendi takımlarında ki oyuncuların geleceklerini ne düzeyde olduğunu bilmediğimiz menajerlerin eline bırakmamalıdırlar.Klüplerin önceki yıllarda kazandığı şampiyonluklar, tarihlerindeki başarılar taraftarını, sevenlerini gururlandırır. Ama o klübü daha ileri taşıyacak, yeni taraftarlar kazandıracak olan, o klübün yönetiliş tarzı ve futbolcularının hem futbolculuk hem de hayat tarzlarında ki kalite olacaktır.

16 Nisan 2009 Perşembe

Rezil olduk hakkaten !!!

İşsizlik rekor kırdı,
Ekonomi tepe taklak,
Atatürkçü insanlar muhalefet yaptı diye, darbeci damgası yiyor,
Teröristler hala Mehmetçiklerimizi öldürüyor,
Bu teröristlerin yandaşları Atatürk'ün kurduğu mecliste,
Almanya'dan gelen dava dosyaları 3 ayda tercüme edilemiyor,
İstanbul'da polisin giremediği bölgeler var,
İnsanlar hala işkenceden ölüyor,
Tek yabancı dil bilmeyen Başbakan bizimki,
Seçim öncesi kamyon kamyon rüşvet dağıtılıyor,
Kız arkadaşının kafasını kesip çöpe atan hala yakalanamadı,
İnsanlara seçim öncesi kaçak yapı yaptırıp, iki ay sonra yıktırılıyor,
Trafikte kavga edip birbirini vuran insanlar var,
PTT'ler soyuluyor,
Uçaklar, helikopterler düşüyor, düştükleri yerler bulunamıyor,
Turistler kaçırılıp tecavüz ediliyor, yılbaşında tacizin bini bir para,
Eminönü ve Taksimde cüzdanını kaptırmayan, taksiciler tarafından dolandırılmayan turist yok,
Sahte içkiden insanlar ölüyor.


Memlekette heryerimiz, herşeyimiz süper. Atatürk'ün çizdiği yoldan kesinlikle çıkmadık. Her alanda sanattan politikaya, ekonomiden spora dünya lideriyiz. 22 ve 28 yaş arasında ki futbolcular, doğdumuzdan beri şişirilen derbide kavga ediyorlar ve o yüzden biz dünyaya rezil oluyoruz.

14 Nisan 2009 Salı

Key West

Kafamda bazı yerler var gitmeyi çok istediğim ama çok az bir ihtimalle gidebileceğim yerler. Hawaii, Güney Afrika, Jamaika bunlardan bazıları mesela. Florida'nın hatta Amerika Birleşik Devletlerinin en güneyinde olan Key West'te bunlardan biriydi. Taaa ki geçen sene 1 günümü orada geçirme şansını yakalayana kadar.

Dediğim gibi ABD'nin en güney ucu olan bu küçük ada Miami'ye 200 Km, Küba'ya ise sadece 170 Km uzaklıkta. Karayipler turu yapan Cruise gemilerinin en önemli duraklarından biri olan bu ada, doğal güzelliğinin yanı sıra tarih sayfalarında da çok önemli bir yer kaplamıştır. Hiroşima'ya atılan atom bombası kararı, ABD Başkanı Harry Truman tarafından bu adada bulunan "Winter White House"'da verilmiştir. Ponce De Léon tarafından keşfedilen bu cennet adacık bir zamanlar korsanların yağmaladığı bir uğrak yeriymiş. Yani 18 YY.'da bu ada, Karayip Korsanları filminde gördüğümüz yerlerden farksızmış anlayacağınız. Bugün bile Key West'e gittiğinizde bunu hissedebiliyorsunuz. Ünlü basketçi David Robinson'ın doğum yeri olan, Ernest Hemingway'le özdeşleşen bu ada 1 saatliğine bağımsızlığını bile ilan etmiş, ama çok uzun sürmemiş haliyle.

Miami'den 4 saat süren bir araba yolculuğu sonrası buraya ulaşıyorsunuz. Yol çok eğlenceli ve güzel geçiyor çünkü miami'den key west'e kadar 1700'e yakın küçük adacık bulunmakta. Bu adaların büyükleri ve key west yolu üzerindekiler birbirlerine köprülerle bağlı. Yolun en ilginç kısmı ise iki uzak ada arasına yapılmış 7 millik köprü. Yaklaşık 11 km. olan bu köprüden geçerken sağınızda ve solunuzda okyanıstan başka birşey bulunmaması insanı gerçekten heyecanlandırıyor. Yolda göreceğiniz bazı güzel adalarda biraz durup doğanın zevkini çıkarabilirsiniz.

Key West'e geldiğinizde adanın giriş tarafı daha çok müstakil evlerin olduğu taraf, yani ilk girdiğinizde buraya mı geldik diye düşünmeyin. Adanın güneyine ilerledikçe kalabalığı ve tarihi dokuyu hissedeceksiniz. "Old City" diye tarif edilen bölgeye geldiğinizde ise artık bunca yolu niye geldiğinizi anlayacaksınız. Adanın merkezi olarakda düşünebileceğimiz bu bölge turistler için çok çekici hale getirilmiş, kesinlikle eski doku bozulmamış. Zamanında korsanlar tarafından yağmalanan bir ambar, şu an alışveriş merkezi gibi kullanılıyor.

Merkezde hem Shipwrecking (batık gemilerden çıkarılma) ve Korsanlarla ilgili müzeler bulunmakta. Ayrıca "Little White House"'da bugün müze olarak ziyaretöilere açık durumda. Bu müzeleri kesinlikle Türkiye'de ki gibi sadece kapıda bilet kesilen, sonrasına karışılmayan yerler sanmayın. Tüm çalışanlar zamanını yansıtan yıllardaki gibi giyinmiş, konuşma stillerini bile o dönemin insanlarına benzetmeye çalışmışlar. İzleyenler için "Fool's Gold" filminin sonunda görülen müzeye benzer, bir ganimet müzesi de bulunmakta. Bu müzelerde öğrendiğim en ilginç detay, zamanında piyano yüklü bir geminin batması sonucu, Key West'te ki bütün evlere piyano girmiş. Bembeyaz kumlu, çok güzel limanlı bu cennet adayı görmek hatımdaki en güzel tecrübelerden biriydi. Tabi dönüş yolunda akşam yemeği için durduğumuz salaş bir Burger King'te, Playboy'un sahibi Hugh Heffner ve "The Girls Next Doors" kızlarını görmekte bu geziyi biraz daha güzel kıldı. Sizlerin bu kadar şanslı olacağınızı zannetmiyorum ama yinede yolu o taraflara düşenlerin Key West'e gitmesini hatta 1 gece kalmasını tavsiye ederim

13 Nisan 2009 Pazartesi

Bir Garip Derbi

Herkesin yaptığı gibi maçtaki kavgaları, herkesin birbirine yaptığı hareketleri, hakemin maçı berabere bitirme çabasını, basın mensuplarının yaptığı gibi " o sana bunu dedi, bu senin arkandan konuştu" insanları birbirine düşürmesini yorumlayabilirim. Ama ben maçtaki futbolu ve teknik direktörlerin futbol anlayışlarından yazmak istiyorum.

Bir maç düşünün ki iki büyük takım için rezalet geçen sezonun son kurtarma sınavı. İkisininde şeref ve onur mücadelesi, iki takımında Şampiyonlar ligine kalmak için son umudu. Bunları düşününce iki takımda baskılı oynar atak oynar diye düşünüyor insan. Ama iki takımında başında o kadar birbirlerinden çekinen antrenörler var ki iki takımda orta saha çizgisini geçmeyi düşünmüyor, daha 10uncu dakika zaman geçirmeye başlanıyor, ikinci forvet oyuna 91'inci dakikada oyuna alınıyor. Dünya derbisi denilen maç bu futbol anlayışı yüzünden, amatör kümede ki zevksiz bir maça benziyor.
Toplara vuramayan, depar atamayan, adam eksiltmeyen, alan boşaltamayan Guiza ve Ümit Karan futbolcu diye 75 milyonluk Türkiye'nin önüne sunuluyorsa; Fenerbahçe atak umutları sakatlanan sağ bek Gökhan Gönül'e, Galatasaray'ın atak umutları şımarık bir Lincoln'e kalıyorsa; defans bekleri kendi koridorlarından atağa katılmıyorsa; golü bulmak için sadece serbest vuruşlardan medet umuluyorsa zaten bu maçtan birşey beklememek gerekiyor.


"Derbi" tabir edilen iki ezeli rakibin maçlarında, dünyanın neresinde olursa olsun gerginlik olur, kavgalar çıkar. Hangi Lazio-Roma maçı, hangi Rangers-Celtic maçı, hangi Boca-River maçı kavgasız bitmiştir, hangisinde kırmızı kart olmamıştır? Futbola ölüm kalım olayı olarak bakılan her ülkede bu kavgalar çıkar, ama diğer büyük maçlarda futbol zevki de olur. Eğer dünya derbisi diye adlandırılan derbide insanların aklında sadece Baros'un şutu kalıyorsa, bir tane bile güzel paslaşma aklımızda kalmıyorsa ben artık bu Galatasaray Fenerbahçe maçlarına büyük maç demek istemiyorum. Bu iki takımın her maçında olaylar çıkacaktır, çünkü kan davası vardır. Ama bu kanlı ortamda en azından güzel futbol izlemeyi istemek de futbolseverlerin davası olmalıdır.