Ana içeriğe atla

Vezüv'ün eteklerindeki Pompei

"In Napoli where the love is king,
When boy meets girl here's what they say"

Dean Martin'in meşhur "That's Amore" şarkısına konu olmuş eşsiz güzellikteki Napoli, tipik bir akdeniz sahil şehri. Güzel bir sahil kıyısı olan ve şirin cafelerle dolu bu şehirde insanın huzur bulmaması imkansız. İnsanların huzurunu kaçırabilcekek tek etken sadece 25 km uzaklıkta, Avrupa kıtasının tek aktif yanardağının olması olabilir. Ama yine de günümüzdeki teknolojik şartlar sayesinde insanlar bir felaket olmadan canlarını kurtarabilirler. Ama MS. 79 yılında yaşayan insanlar günümüzdekiler kadar şanslı değillerdi.

MS 79 yılında eğlencenin ve zenginliğin başkenti olan şehrin hemen yanındaki Vezüv dağından dumanlar yükselmeye başlamış, o güne kadar böyle bir şeyle karşılaşmamış olan şehir halkı, bunun Tanrılar tarafından kendilerine gönderilen bir ikaz olduğunu zannedip şehiri terketmemişler.

Sarsıntılar başladıktan sonra şehirdekilerin bazıları deniz yoluyla şehirden kaçarken, diğerleri evlerine gidip, kapıları pencereleri kitleyip Tanrıların onlardan ne istediklerini öğrenmek için beklemişler. Şehirdeki dejenerasyon yüzünden Tanrıların onları cezalandırdığını düşünenler, hayatları için verdikleri bekleme kararının çok yerinde olduğunu söyleyemeyiz. Volkandan çıkan zehirli gaz şehri tamamen kaplayarak, kaçmayanların oksijensizlikten boğulmasına neden olmuş. Volkandan çıkan alevler şehre büyük zarar vermiş, yanardağdan çıkan küller yüzünden şehir yeryüzünün 4 metre altında kalmış. Bu küller yüzündne şehrin tamamı mumyalanmış ve şehir tarihin sayfalarında yokolmuş. Taa ki 18. Yüzyılda bir köylünün bu bölgede kazı yaparken bulduğu heykellerin araştırılmasına kadar.

Pompei’deki kazılara düzenli olarak 1748 yılında başlanılmış. Bundan sonra devam edilen kazılarla Pompei şehrinin büyük bir kısmı ortaya çıkarılmış. 18YY.'daki yönetim, o zamanda tarihe önem verdiği için kazılar zamanında, yağmaya karşı çok büyük önlemler alarak bütün değerli parçaların korunmasını sağlamış. Bütün değerli eşyalar, sunaklar, heykeller günümüzde Napoli Şehir Müzesinde sergilenmekte. 1860’ta İtalyan ilim adamı Giuseppe Fiovelli taşlaşan küllerin arasında bir boşluğa tesadüf edince buraya açılan delikten sıvı alçı döktürerek içerdeki boşluğun kalıbını aldırıyordu. Böylece lavların altında kalmış olanların ölüm anındaki durumlarını gösteren haller tesbit edilmiş oluyordu. Yani bir insan veya hayvan boğulduğu anda hangi pozisyondaysa o haldeki alçı kalıbı görülebiliyordu.

En iyisi bu halkın nasıl eziyet içinde öldüğünü değilde nasıl ferah içinde yaşadığını anlatayım. Zamanının çok ötesindeki bu şehir Romalı zenginlerin ve askerlerin eğlence ve dinlenme şehriydi. Yaklaşık 20.000 kişinin yaşadığı Pompei halkının %60 zengin, %40'ı köleydi. Şehri zenginleştirebilmek için vergilerden eğlencelere, döviz bürolarından otellere kadar herşey düşünülmüştü. O yıllarda batıl inançlar çok fazla olduğu için şehre girer girmez sağda insanların ibadet edebilecekleri Tanrılara adak adayabilecekleri bir mabet yapmışlardı. İnsanlar dualarını ettikten sonra gönül rahatlığıyla her türlü eğlenceye para harcayabilirlerdi.



Bu güzel şehire heryerden hem ticaret için hem de eğlence için gelenler vardı. Bu çok ulusluluk ve çok kültürlülük, konuşma dili ve para birimi sorunu yaratıyordu. Para birimi sorununa çok akıllı bir çözüm bulunarak şehir girişinin hemen sol tarafına döviz büroları yapmışlardı. Burada paraları çevirdikten sonra artık şehrin iç kısımlarına kadar ilerleyip paralarını harcayabilirlerdi. Dil problemini çözmek için her sokağın başına o sokakla ilgili bilgili resimler konulurdu. Duvarda olan hayvan resimleri gelen tüccarların at arabalarının nerelerden geçebileceğini gözteriyordu. Bardak işaretleri barların ve restoranların nerde olduğu, duvardaki ve yerdeki erkek cinsel organı ise genelevin ne tarafta olduğunu gösteriyordu. Bu eski yapılardan en ilginci genelevdi. Buraya gelen dil sorunu olan müşteriler için çok büyük bir kolaylık düşünülmüş, ve insanların yapmak istedikleri pozisyonlar her odanın duvarlarına çizilmişti. Kimin nasıl bir isteği varsa resimde gördüğü odaya giriyordu. Bugün bile bu resimler çok net bir şekilde görünüyor.


Şehri planlarken yöneticiler sadece turistleri değil yaşayanları da düşünmüş. Araba geçmesini istemedikleri sokaklara büyük taşlar, yağmurda su akan sokaklara insanlar karşıdan karşıya geçerken elbiseleri ve ayakları ıslanmasın diye basamak gibi düzleştirilmiş kayalar koymuşlar. Roma döneminde eğlence denilince ilk akla gelen 5000 kişilik bir antik tiyatro ve 12.000 kişilik bir "collesium" bulunmakta şehirde. 2000 yıldan fazla ömrü olan bu antik tiyatro, bizim 600 senelik Hisarlarımızdan kat ve kat daha iyi durumda. Şehre gelen tüccarlardan ve turistlerden rahatsız olmasınlar diye yerel halka özel barlar yapılmış. Hamamlar ve spor salonlarındaki inanılmaz resimler, mermerler ve duvardaki işlemeler en fazla 50 senelikmiş gibi hala ihtişamlı bir şekilde durmakta. Ayrıca çamaşır yıkamak için oturulan yerden biraz uzakta bir bölüm bulunmakta. Bu bölümün uzakta olmasının sebebi, o dönemde çamaşır suları olmadığı için lekeleri çıkaran en etkili şeyin amonyak olması. Kullanılan amonyağın nereden geldiğini ve niye koktuğunu hepiniz tahmin edebilirsiniz sanırım.

Tabii bu kadar yapılan hizmetin geri dönüşü de olacaktı halk için. Günümüzdeki gibi lüks vergisi devletin en önemli gelirlerinden biriydi. Ana caddelerde oturanlar, güzel mahallelerde oturanlar, evinin pencereleri veya balkonları sokaklara bakanlar daha yüksek vergi veriyorlardı. Pompei'de ana caddede oturan bir Romalı komutan bu duruma bir çözüm getirmiş, ana caddeye bakan bütün pencereleri kaplatmış. İçi kararmasın diyede evinin bütün duvarlarına baştan aşağı deniz ve orman resimleri çizdirmiş, böylece lüks vergisinden kurtulmuş. Bu resimler de hala çok net gözüküyor.

İster istemez, 2000 kişinin boğularak öldüğü bu açık hava müzesi insanı çok etkiliyor. Bir şehrin bu kadar gelişmiş ve düzenli olduğunu görünce 2000 sene önce yapıldığına inanamıyorsunuz. Olur da bir İtalya turuna katılırsanız veya yolunuz Napoli'ye düşerse, Napoli halkı için hala bir tehdit olan Vezüv dağı eteklerindeki bu antik kente gitmenizi, günümüzde İstanbul'da düşünülmeyen uygulanamayan şehir planlamacılığını görmenizi tavsiye ederim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Galatasaray Vefa Klübü

Son yıllarda bir gelenek oldu, Galatasaray'da futbolu bırakan kişilerin televizyonda yorumcu olup Galatasaray'a sallaması. Bu furya önce Bülent Korkmaz'la başladı; Hakan Ünsal, Hakan Şükür ve Hasan Şaş'la devam etti. Bu kişilerin, Galatasaray için efsane futbolcular olmalarının yanında, en önemli ortak noktaları Galatasaray için ağızlarından güzel birşey çıkmamasıdır. Hatta hepsi sanki ağız birliği yapmışçasına, ilk programlarında sezon için iyi dileklerin ardından, konuyla alakasız "Vefa bir semt adıymış" cümlesini kullanarak yönetimlere taş atmışlardır. Galatasaray'a çok şey kazandırdıklarını kimsenin inkar edemeyeceği bu isimlerin, iyi okullarda okumuş, master yapmış şirket müdürlerinin hayal edemeyeceği kadar milyonlarca lirayı, şanı ve şöhreti Galatasaray sayesinde kazandıklarını bilmesek her spor programında göz yaşlarımızı tutamayacağız.Bu üzüntü veren dramanın en acıklı bölümü ise geçen sene Alper Tezcan'ın UEFA madalyasını satması oldu herhal…

İşte Ben Böyle Severim Fatih Terim'i

Sevme hissi çok gariptir. Duramaz hiçbir şey önünde, ne başkası, ne kendin, ne hayaletin. Çok kutsaldır ama yine de vardır bencil bir tarafı. Ne olursa olsun istersin aşık olduğun insan tarafından sevilmek. Karşılık beklemem dersin ama içten içe sen de özen gösterilmek, el üstünde tutulmak istersin. Ama tanımadığın bir insanı sevmek çok başka bir şeydir. Sadece hikayelerini duyduğun, televizyonlarda gördüğün bir insanı sevmek, anneni, babanı severmiş gibi hem de kalbinin en derinlerinden sevmek kimilerine göre belki deliliktir, kimine göre cennetlik. Yakın arkadaşlarımdan birinin (İsmail Annıkızıl) benim hakkımda güzel bir tespiti vardır. Der ki: "Cemşit sen sevme, sevince bokunu çıkarıyorsun". Anlamışsınızdır yazdıklarımdan zaten. İşte ben böyle severim Fatih Terim'i.

İki gün görmeyince heyecanla beklediğim kız arkadaşım gibi, sanki hergün evden çıkarken güle güle dediğim, eve döndüğümde halini hatırını sorduğum ailem gibidir O, benim için. Hayatımda tanışmadım, elini …

Yeni Sezon Öncesi Galatasaray

Geçen sezonki başarısızlık sonrası Galatasaray'da hem yönetim hemde futbolcular için çanlar çalmaya başlamışken, yönetimin geçmiş yanlışları doğru teşhisi ve Haldun Üstünel'in varlığı Galatasaraylıların sezona umutla bakmasını sağladı. 2009/10 sezonuna büyük umutlarla başlayan Galatasaray'ın bana kalırsa en büyük transferi Frank Rijkaard. Geçmişi, başarıları, kişiliğiyle Galatasaray'ın yıllardır beklediği, özlem duyduğu bir isim. Daha geldiği ilk günden beri sempatik tavırlarıyla ve kullandığı türkçe kelimelerle herkesin sempatisini kazandı. Her zaman Glatasaray ürünleri giyerek ekranlar karşısına çıkması da klübü şimdiden benimsediğini gösteriyor. Yeni bir teknik adam gelince elinde sihirli değneğiyle geleceğini bekleriz, hepte fos çıkar. Ama Rijkaard sihirli değnek misali ilk icraat olarak, kanayan yara duran topları düzeltmek oldu. Yıllardır duran toplardan bırakın gol bulmayı pozisyon yakalayamayan takımın, ilk 3 resmi maçında 4 tane duran toptan gol bulması taraf…